| Gerçeğin Öte Yanında Üçüncü Şahıstan
Parantez Tanımı
Sabaha daha ne kadar
olduğunu bilmiyordu, ama ter içinde,
karanlıkla ve yanında yatan kadının kısık
horlamasıyla çevriliydi, uyanmıştı, bunu
biliyordu işte. Yatakta hafifçe (doğruldu,
karısı ellerini yastığın altına
sıkıştırmış, tasasızca uyuyordu.
Karanlıkta elbise dolabını ve tuvalet
masasını yavaş yavaş seçmeye başlayınca
gülümsedi, karabasandan dünyaya
döndüğünün belirtisiydi bu. Aklına yapacak
bir şey gelmiyordu, zaten oldukça yorgundu.
Birkaç saat önce karısına -ve kendine- hâlâ
genç olduğunu kanıtlamaya çalışmıştı
sevişirken. Uzun uğraşının bitiminde,
karısının alnına kondurduğu öpücükle,
kendinden hoşnut, uyuyuvermişti. Şimdiyse o
kadar emin ve güvenli değildi; iyice
yuvarlanmaya başlayan göbeğine ve karnındaki
kıllara baktı bir süre. Sonra pijamasının
üstünü giydi, gece serin olabilir diye
düşünüyordu, aslında ayıbını örtme
güdüsüydü içindeki; belli belirsiz
farkındaydı bunun. Karısı çıplak,
yüzükoyun yatıyordu, ama o zaten üşümez,
diye geçirdi içinden. Evet, yapacak bir şey
yoktu, uykuya dönmekten başka).
Sınırlı Sorumlu,
Sorunlu Koca
Saat yedi buçuk, yeniden
uyandım işte. Kahretsin. Nermin çoktan
kalkmış olmalı, mutfaktan gürültüsü
geliyor. Bugün uzun uzun uyuyacaktım aslında,
işi kırdım, ama Nermin'in yatmaya niyeti yok
galiba. O yataktayken de yatılmaz şimdi,
kalkıp traş olayım bari… Şu aynayı da
değiştirmeli. Arkasındaki sır aşınmış
herhalde, tıraşlı olsam da suratımda siyah
lekeler görüyorum. Burnumun, gözlerimin
üstünde filan. Beelzebub Bir karabasan bana
iyice dadandı, her hafta bir-iki kez aynı
saçma düşü görüyorum. Böylesine
yinelenmesi beni endişelendiriyor, üstelik
geceyarıları ter içinde uyanmak, sonra da
kırk saat uyuyamamak hiç hoş değil, adamın
gününün içine ediyor. Düşümde bir sabah
uyanıyorum ve iki polis eşliğindeki
Birleşmiş Milletler Genel Sekreterini
karşımda buluyorum. Hemen kalkıp giyinmemi
istiyor emredercesine. Bir anlam veremiyorum ama
dediğini yapmaya zorunlu hissediyorum kendimi.
Bana önceki gece dünyadaki tüm edebiyat
yapıtlarının, roman, şiir, öykü, oyun,
deneme, masal, ne varsa hepsinin yok olduğunu,
bunları yeniden yazmakla da benim
görevlendirildiğimi söylüyor. Çok
korkuyorum, "Bunu yapamam ben,"
diyorum, "belleğim çok zayıftır, onca
kitabı nasıl anımsarım, yapamam, başkasını
bulun," diye bağırıyorum. Genel Sekreter,
acımasız ve trajik bir bakışla bana bir liste
veriyor; hangi eserlerle başlayacağımın
yazılı olduğu bir kağıt parçası.
"İyi günler" dedikten sonra
çıkıyor, ama polisler gitmiyor. Salonun
penceresi kırılmış, içeri rüzgar doluyor;
masanın üstünde duran, kimisi rüzgarla
uçuşan tomar tomar kağıdı görüyorum. Son
umudum onlarla, belki yazacağım kitaplar
hakkında notlar, ipuçları vardır diyorum ama
hepsi beyaz ve bomboş. Hastir ulan
püsküllüsünü yedin şimdi… Büyük bir
umutsuzlukla masaya oturuyorum. Listenin
başında Beckett'in Godot'yu Beklerken'i var,
seviniyorum oyunu bildiğim için, ama Fransızca
mı, İngilizce mi yoksa Türkçe mi yazmam
gerektiğini bilmiyorum. Sorduğumda polisler
boş boş bakıyorlar. Ağlamaklı bir şekilde
Estragon'un mu yoksa Vladimir'in mi ilkin
konuşmaya başladığını anımsamaya
çalışıyorum ama beceremiyorum. Polisler
anlamasın diye sanki anımsamış gibi
yapıyorum. Kaleme sarılıp Vladimir'e:
"Yapılacak bir şey yok,"
dedirtiyorum. Gerisi gelmiyor. Panik içinde
listedeki ikinci esere bakıyorum: Charles
Bukowski'nin Tüm Şiirleri. Daha önce hiç
duymadım adını. Anlatılmaz bir korkuyla,
ölümü karşılarcasına başımı
kaldırıyorum, polisler ortada yok. Tam rahat
bir nefes alacakken kırık pencereden, Genel
Sekreterin gözlerine sahip dev bir karasinek
üzerime uçuyor. Tüylü, iğrenç ön
bacaklarını ağzıma sokmaya çalışırken
uyanıyorum.
Bukowski
giremezsin
ip kesilinceye ya da
düğümleninceye dek,
ya da ben yeni aynalara
tıraş oluncaya kadar,
yara kapanıncaya ya da
açılıncaya kadar
sonsuza dek.
Hızlı Yaşayıp Genç
Ölen…
– Tayfun, hadi çabuk ol,
çayını koydum, soğumasın.
– Tamam, geliyorum.
Yok, kahvaltıların da eski
büyüsü kalmadı… Nermin'le gene bir
kahvaltı masasında tanışmıştık bundan, dur
bakayım, evet, yaklaşık on yıl önce,
Almanya'daydık, Heidelberg'de. O sabah
kaldığım otelde kahvaltı etmek istememişti
canım, biraz yürüyüp yakındaki bir meydana
varmıştım. Meydanın çevresinde ufak
kaldırım kahveleri vardı. Daha ortalara doğru
üç genç "For Emily, Whenever I May Find
Her"ü çalıyorlardı. Hay allah, ne çok
severdim o şarkıyı, hâlâ bana o günleri
çağrıştırır. Neyse, birşeyler yemek için
kahvelerden birine oturmuştum, bir yandan
kahvemi içiyor, bir yandan da elimdeki gazeteyi
okuyordum. Gazete Türkçeydi, bir Türkçe dergi
de masanın üstünde duruyordu.
"Affedersiniz, okumuyorsanız derginize
bakabilir miyim?" Yan tarafta oturan iki
genç kadından kumral, uzun boylu olanı
söylemişti bunu. Bu sakin başlangıçtan sonra
da fotoroman hızıyla gelişmişti her şey.
Evlilik ve ardından dokuz yıl. Ne
fotoromanmış bu böyle ya, oku oku "MUTLU
SON"u gelmiyor meredin. Şimdi bana
kızarmış ekmek uzatan Nermin işte o Nermin.
Biraz inanmaz bir ses tonuyla söyledim galiba
bunu, ama çok değişti, ikimiz de değiştik.
Kim aynı kalıyor ki.
– Nermin, yapacak bir işin
var mı bugün?
– Pek sayılmaz. Şule'ye
uğramayı düşünüyorum, ne zamandır
aklımdaydı zaten. Doğumundan sonra hiç
aramadım kızcağızı.
– Vah yavrum, kaç
yaşında bu "kızcağız?"
– Otuz, ama bilirsin öyle
bir havası vardır Şule'nin, tutmasan
düşecekmiş gibi… Eee, sen ne yapıyorsun,
işten çıktıktan sonra? Ama bugün işe
gitmiyordun sen sahi, söylesene neler
düşündün bugün için? Gökhanlarla filan
buluşsanıza.
Nasıl da numara yapıyor,
unutmuş havalarında bugün işe gitmeyeceğimi.
Tümüyle aklından çıkmış da sabahın
köründe alışkanlıkla uyandırmış
ayakları. Yazık aslında, gerek var mıydı
bunlara? Güya başbaşa bir gün geçirecektim
sevgili karımla, eski plakları dinleyip bilmem
kaç liraya aldığım beyaz şarabı içecektik.
Bütün gün beraber olmak, bazı şeyleri
yeniden yaşatmak istiyordum. Canı cehenneme.
– Aslında evde oturup
seninle olmayı düşünüyordum ama-
– Ben de isterdim Tayfun
ama Şule'ye çok ayıp oldu, mutlaka gitmem
gerek. Ondan önce de berbere uğrayacağım,
saçlarım yine pırasaya döndü. Küçük bir
hediye de almalı. Bana biraz para verir misin?
Karım benden para istiyor.
Kalkıp ceketimin cebinden cüzdanımı
çıkarıyorum, bir süre ne kadar vermem
gerektiğini düşünüyorum, sonra iki on binlik
çıkarıp masanın üstüne koyuyorum. Göz
göze geliyoruz, öyle bakmasaydı da zaten daha
fazla vereceğimi belirten yüz ifademle bir
onluk daha çıkarıyorum. Karım bana teşekkür
ediyor. Karım sofrayı topluyor, fincanları
kaldırıyor. Çayımı daha bitirmedim ama
karım farketmiyor. Çığlıklarıma
aldırmaksızın fincanı lavaboya boşaltıyor.
Bu İşin Şakası Yok
Telefon iki-üç kere
çaldı. Herhalde işten arıyorlardı, o yüzden
Nermin'e işaret ettim açması için. –
Buyurun ben Nermin… Öyle mi?… Evet… Bir
saniye, çağırıyorum. Tayfun bir arkadaşın
seni istiyor, kim olduğunu söylemedi.
Meraklandım biraz; belki
Fatih'tir, bayılır böyle sululuklar yapmaya,
kimbilir ne soğuk espriler doludur kafasında
yine. "Alo ben Tayfun." Alıcıdan
gelen ses Fatih'in değildi, uzun zamandır
unutmuş olduğum çok eski bir tanıdıktı
karşımdaki. Tarih karşısındaki sorumluluğum
gereği kendi sözlerimi aktarıyorum.
Tanışımın sözleri ise benim sorumluluğuma
girmez sanırım.
– …
– Evet, tabi tanıdım
sesini. Ne zamandır senden haber alamamıştım,
beni unuttuğunu düşünmeye başlamıştım.
– …
– Doğru, kimseyi
unutmazsın, bilirim. İşlerin yoğundu
herhalde, buralarda değildin, yanılıyor muyum?
Söylesene kaç yıl geçti?
– …
– Dokuz yıl oldu mu? Vay
canına… Tamam şimdi toparladım, o pis trafik
kazasında karşılaşmıştık en son, değil
mi?
– …
– Olaydan sonra seninle
gelmemi istemiştin.
– …
– Evet biliyorum ama
kazadan hemen sonra olmazdı, biliyorsun
Nermin…
– …
– Tabii, tabii ama çok
fazla büyük bir projeydi seninkisi, daha hazır
değildim. Yaşamaktan vaz geçmek o kadar kolay
değil.
– …
– Baksana, dur bir dakika
dur… Şimdi de hazır olduğumu sanmıyorum,
tamam mı? Yıllar sonra herşeyi unutmuşken pat
diye aynı öneriyle karşıma çıkmanı
beklemiyordum doğrusu. Sana evet demem
olanaksız, nasıl kabul edebilirim böyle
birşeyi? Daha yapmak istediğim pek çok şey
var. Her şeyi bir kalemde silip senin peşine
takılamam. Yaşamak istiyorum, anladın mı?
– …
– Unut artık…
– …
– Bu konuyu kapatsak olmaz
mı?
– …
– Pekâlâ, mutlaka
gerekiyorsa buluşalım. Ancak bilmiş ol ki
yanıtım kesin.
– …
– 19.15'te Etap
Marmara'nın önünde. Peki, olur.
Umuda Son Hamle, Bir-İki
– Hortlak görmüş gibisin
Tayfun. Kimdi arayan?
– Çok eskiden
tanımıştım. Bir dost.
– Ne istiyormuş?
– Ne zamandır
görüşmüyorduk, buluşalım diyor… Nermin,
Şule'ye bugün gitmen şart mı? Yarın gitsen,
yapacak iyi bir şeyler bulurduk; hem sana-
– Amaan Tayfun, çocukluk
ediyorsun. Hadi ben çıkıyorum, akşama
görüşürüz. Haa, aklıma gelmişken, evde
oturacaksan bir ara çıkıp manavdan domatesle
meyve alsana, hiç meyvemiz kalmamış. Hadi bay
bay.
Karım gülümsüyor ve
kapıyı kapıyor. Pencerenin tahtasına konan
sineği terliğimle öldürmeye çalışıyorum.
Sinek kaçıyor.
Tuz-Biber-Melodram
"Çok ayıp oluyor
kızcağıza, doğumundan beri gidemedim."
Bizim çocuğumuz olmadı hiç, Nermin istemedi,
ilk başta ben de istemiyordum, yeni evlenmişiz,
hayatımızı yaşayalım diye. Çocuk ayakbağı
olurmuş gibi geliyordu bana; viyaklaması,
ağlayıp durması da tepemi attırırdı. Vs,
vs. Evliliğimizi düşünüyorum da, bugün
burada olacağımı bilseydim, girişir miydim bu
işe? Böylesine bir bağ olmadan yaşam daha
renkli ve ilginç olabilir miydi? Ya da başka
biriyle, Nermin değil de bir başkasıyla?
Bilemiyorum, anlamsız sorular bunlar. Neyin
yanlış gittiğini de tam kestiremiyorum, şudur
diye basamıyorum parmağımı. Sevgimizin hepten
öldüğünü sanmıyorum, belki sıkıldık
birbirimizden, takmıyoruz pek fazla. Belki bir
çocuk bazı şeyleri değiştirebilirdi, en
azından sorunları bir kenara itip odak
noktasına o yerleşirdi. Bir yazar
"Yaşamda iki konuda başarılı olmak
gerekir," demiş, "kitap yazmak ve
çocuk yapmak." Her şeyi, tüm beklentileri
ufacık bir çocuğa yıkmak da gülünç. Şey
derdi dedem eskiden- "Her işte bir hayır
vardır evladım." Öleli altı yıl oluyor.
64. Karede Oyun Sürüyor
Bir sabah ciddi işadamı
giysilerim ve Bond çantamla işe gidiyorum.
Üstünde yürüdüğüm kaldırım renkli,
büyükçe taşlardan yapılmış, iki sarı bir
kırmızı, iki sarı bir kırmızı. Oyunun
kuralı, kırmızı taşlara basmamak, sanırım
siz de biliyorsunuz. Bu oyunu iyi oynarım. İş
yerime elli metre kalaya dek iyi gidiyor herşey,
o sırada arkamdan gelen bir korna sesiyle
irkiliyorum, dönüp bakıyorum, bir otobüs
kaldırımı yalayarak geçiyor. Adımlarım
karışıyor. Kollarımla dengemi sağlamaya
çalışıyorum ama tüm beceriksizliğimle bir
kırmızı taşa basıyorum. Çok uzaklarda,
belki başka bir kralın yaşadığı başka bir
ülkede, bir kuş şarkı söylerken düşmeye
başlar. Düşerken de ötmeyi sürdürür. Kuş
yere çakılır.
Usta Ne Der Bu Hususta
"All the world's a
stage."
Shakespeare
Yani bütün dünya bir
sahnedir. Dev bir kumpanyanın oyununu
oynuyorsak, gerçek ne? Gerçek? – Aslına
bakarsanız gerçek diye bir şey yoktur.
!
Absurd Düzlemde Manav
Söyleşileri
Kafamdaki soruya gönderme
yaparak yanıt veren, Şen Manavdı. Ben elmalara
bakıyordum, sesli düşündüğümü de
sanmıyorum hiç. Şen Manav, elindeki elmayı
dikkatle süzüp kolunu ileri uzatıyor, elmayı
bir de bu uzaklıktan inceliyor ve parlatmaya
başlıyor. – Düşünsenize, elmanın
kilosunun üç yüz lira olduğu bile gerçek
değil ki. Geçen hafta iki yüz elliydi, haftaya
belki üç yüz elli olur, belki iki yüz. Belki
de olmaz. Hem evet hem hayır. Zaten şu anda da
kilosunun üç yüz lira olduğuna inanmayın.
Herkese kilosu 280 liradan satıp yalnız size
300 diyor olabilirim. Siz istediğiniz kadar elma
üç yüz lira deyin, tüm diğer müşterilerimi
tanık olarak karşınızda bulacaksınız. O
zaman hangi gerçekten söz edeceksiniz bakalım?
Yalnız fiyatları değil, ağırlıkları da
dilediğimce değiştiriyor olabilirim
-olmayabilirim de- tartı benim, kilolar benim.
Gördüğünüz gibi bu dükkanda gerçeği ben
belirlerim. Eğer dilediğimce
değiştirebiliyorsam, gerçeklikten şüphe
etmez misiniz? Etmelisiniz!
Saçmalıyorum tabi,
keçileri boş bırakmamak gerek; bir manav
böyle konuşmaz. Güzel. Olsa olsa, benim
elmalara baktığımı görünce "Abi kaç
kilo vereyim?" diye sorar. Gerçekte böyle
olur, deneyimlerle sabit. Bu mantığa göre bu
gerçek dünya değil, ya dalıp gittim ya da bir
düşteyim şu anda; uyanabilmek için ufak bir
çaba yeterli olmalı. Elbette. Zaten evden
çıktığımı da hiç anımsamıyorum. Yalnız
kendime acı veren fiziksel uyarımlar uygulamam
bu durumda işe yaramıyor, biraz önce gizlice
çimdikledim kendimi. Çocukken gördüğüm bir
düşte sakallı bir adam beni anaokulundan
sırtlayıp kaçırıyordu. Adamın
sırtındayken "Merak etme, bu yalnızca bir
düş, nasıl olsa uyanacaksın" diye kendi
kendimi yatıştırdığımı anımsıyorum.
Kendimi çimdikleyerek
uyanmıyorsam -koca adam, nelerle uğraşıyorum,
kargalara komedi- evet uyanmıyorsam demek ki bu
benim düşüm değil. Belki de manavın
düşüdür. Hay allah, bu iş çok komik.
Buradan çıkmanın bir yolunu nasıl olsa
bulurum. Bulamazsam da Şen Manav sonsuza dek
uyuyacak değil ya, elbette uyanır. Uyuyan
Güzel bile sonunda uyanmıştı. Hah ha…
Sınırda Gezintiler
– Alo Tayfun, ben Nermin,
nasılsın?
– Sağol iyiyim.
– Şey için aradım seni,
ben şimdi Şulelerdeyim, arkadaşlarla
buluştuk, Şükran'la Leyla da burada. Biraz
gecikebilirim merak etme.
– Tamam, olur.
– Aa, haberin var mı, hani
bizim manav vardı ya, sokağın başındaki,
adam sizlere ömür. Dün gece yatmış, bugün
kalkamamış adamcağız. Karısı sabahleyin
uyandırmış, adam biraz daha uyumak istemiş,
kadın da dokunmamış. Öğleye doğru yeniden
gitmiş kocasının yanına, uyandıramamış bir
türlü. Düşünsene kadıncağız nasıl
korkmuştur kimbilir. Sen manava uğramış
mıydın?
– … Pek bilmiyorum.
– Ne demek bilmiyorum?
– Yani hayır diyorum,
uğramadım.
– Neyse boşver, ben
gelirken domates filan alırım. Hadi akşama
görüşürüz, beni merak etme. Öptüm.
Karımla telefonda
konuşuyorum. Evet, doğru, konuşuyorum. Peki
ama neredeyim ben, gerçek yaşama döndüm mü
yoksa hâlâ o düşte miyim? Düşte olsam
karımla nasıl konuşurum?.. Ama olabilir. O da
bu saçmalığın içindeyse rahatlıkla
olabilir. Bir dakika şimdi, dalgayı bir yana
bırakalım. Eğer manav ölmeden hemen önce
onun düşüne girdiysem burada sonsuza dek
tutsağım demektir bu; adamın uyanması
olanaksız. Canına yandığımın, herşey
öylesine karmaşık ki, insan düşte olup
olmadığını nasıl anlayabilir? Burası evim,
evdeyim, herşey gerçek görünüyor –masa,
koltuklar, televizyon, öksürük şurubu- ne
bileyim, her günkü şeyler işte. Tabii o
"her gün" dediğim günler de bu
oyunun birer parçası değilse. Histerik
paranoya eğilimleri mi ne? Yaşantım dediğim
süreç yalnızca bir düş olabilir mi? Hadi
canım daha neler, dizginle artık bu
çılgınlığı, insan uykusundayken böyle
açık açık akıl yürütemez,. mantıklı
olamaz… Aslında pek mantıklı olduğum da
söylenemez sanırım. Kafamın içinde
karşılıklı iki ayna var sanki, sonunu
belirlemeye çalışıyorum görüntülerin.
Öff, neredeyim ben, (.)
Kişisel Tarihin
Tanıklığı
Buradan kaçmam gerektiğini
düşünüyorum, olabildiğince uzağa.
Avustralya… Neden orası geldi ilk olarak
aklıma bilmiyorum. Hep bir özlem ülkesiydi
Avustralya benim için, abime kanguruyla balık
kardeşin masalını anlattırırdım
küçükken: kanguru bir gün Sydney'e gider, ilk
defa deniz görür, ayaklarını sokmak ister ama
suya yuvarlanıverir. Çıktığında, kesesinin
içinde küçük bir balık bulur, ikisi arkadaş
olup dünya gezisine çıkarlar. Sonra zürafa
Recai'nin Avustralya gezisi masalı vardı:
İngiltere'den kalkan, mahkumları taşıyan gemi
yolda Afrika'ya uğrar, zürafa Recai de gizlice,
limanda demirlemiş bu gemiye biner, geminin
ambarına saklanır, doğru Avustralya'ya…
Dünyadan ayrı, uzak bir ülke olarak yer etmiş
kafamda. Bir çeşit önyargı,
koşullandırılmışlık, batıl inanç
benimkisi; yine de iyi bir seçim. British
Airways'i arıyorum, telefonu yanıtlayan kadın
yarın sabah 5:30'da Londra üzerinden bir sefer
olduğunu söylüyor. Yerimi ayırtıyorum, G-32
no'lu koltuk benim. Telefonu kapıyorum. Çok mu
acele karar verdim acaba? Sanırım deliriyorum.
Uçakta yer ayırtabildiğime göre gerçek
dünyada olmam gerekir. Ya da telefonla
konuştuğum kadın, British Airways, uçağın
yolcuları, elimdeki sönmüş sigara, Atatürk
Hava Limanı, masanın üstündeki gazete ve
yazdığı olaylar hep aynı düşün
parçaları. Eee, baydı artık. Bu işin sonu
yok, aynı şekilde düşünerek tüm dünyanın,
"gerçek" dediğim her şeyin aslında
bir düş olduğunu öne sürebilirim. Elime ne
geçer veya bu neyi değiştirir? İnsanlar
düşte de olsa doğup ölüyorlar. Çok saçma,
saçma.
Bütün bunları böylesine
açıklıkla düşünebiliyorsam düşte olamam,
haksızlık bu. İşin içinden çıkamıyorum.
Peki ya çocukluğum -bir geçmişim var benim,
kafamın içi binlerce anı, ufak, önemsiz
binlerce ayrıntıyla dolu. Tüm bunlar ancak
gerçekten yaşamışsam var olabilirler.
Düşteyken insanlar geçmişlerini
anımsayamazlar ve ellerine bakamazlar - bir
yerde okumuştum. Örneğin ilkokulun ufacık
terasında teneke kutularla, kan ter içinde
futbol oynadığımızı anımsıyorum. Kızın
birinin, Nilgün'dü adı, unutur muyum, benimle
ayranını paylaştığını, milletin dalga
geçtiğini. Ağladığımı. Sonra küçük
ablama gözümün önünde otobüs
çarptığını çok canlı olarak görüyorum
şimdi… İlkokula başladığım gün bir
çocuğun -adı aklımdan çıkmış- bana
koşmayı öğrettiğini, ayakkabılarımın
vurduğunu. Bunları biliyorum ama arada büyük
boşluklar var, okul öncesi döneminde aklımda
kalmış pek birşey yok; sonra on beş
yaşındayken neler yapıyordum diye
düşünüyorum da, genelde ders
çalıştığımın dışında bir şey
çıkartamıyorum. Garip - otuz iki yaşındayken
örneğin, geçip bitmeyecekmiş gibi gelen bir
yılda önemli neler oldu acaba? Şimdi
çalıştığım şirkete girdim, yeni bir eve
taşınmamız gerekiyordu, kavga ederdik
Nermin'le sık sık. Bunları yaşadığımı
kanıtlayabilecek tek şey, çoğunlukla
belleğim, o da tekliyor işte. Kendimle ilgili
olaylar bir yana, dünyada neler olmuştu? Tam
bilemiyorum, bilmiyorum: gerçi bunlarla ilgili
yazılı belgeler var ama, neyin tarih, neyin
uydurma olduğunu nasıl ayırd edebilirim?
Hammurabi'nin Kanunları diye bir şey acaba hiç
oldu mu? Tamam işte, kafamdaki bütün tahtalar
çürüğe çıktı, yakında insanlar beni
öldürmek için gizlice peşimden geliyorlar
diye tuttururum… Anılarıma bu denli
güvenmekle hata ettim sanırım. Pek çok irili
ufaklı olay anımsıyorum ama kimbilir kaç
katı belleğimden silinmiş. Geçmişim kendi
gerçekliğimi kanıtlayamayacak.
Sonra bir zamanlar
tanıdığım kimbilir kaç kişinin
varlığını unuttum, pek çok kişinin de benim
varlığımı unutmuş olması aynı ölçüde
doğal. Nasıl onlar benim için artık gerçek
değilse, ben de onlar için gerçek olmaktan
çıkmışım, anı bile değilim. Tayfun Boykul
adında birisi yok pek çoğunca… Hayır,
hayır kaptırmamalıyım kendimi. Her şeyi bir
kez daha baştan alalım.
Kaçışın Analitik
Geometrisi
Bunun bir düş olduğu
kesin, yoksa manavın biri durup dururken belirip
solosunu attıktan sonra yok olamazdı. Bütün
sorun bu düşü kimin gördüğünde. Eğer
gören bensem sorun yok demektir, en kötü
olasılıkla ölmek üzereyken uyanırım
çünkü insanlar kendi düşlerinde ölmezler.
Sonra da iyi bir kahvaltı ve koyu bir kahve. Ama
başkasının düşündeysem bok yoluna Niyazi
olsam işten bile değil resmen; üstelik
ölürsem kurtulma şansım da yok, düşü
gören ben olmadığıma göre. Kolumu
çürütmekten de vazgeçmeliyim. Uyanmıyorum.
Ya Nermin? Yarın Avustralya'ya onsuz mu
gideceğim? Niye gidiyorum ki ben - düşünelim:
Bu ortamdan kurtulursam belki kafamı
toparlayabilirim. Ya da düşün sınırlarını
zorlamış olurum: bir balonun içinden kurtulmak
isteyen bir insan, balonun yüzeyine doğru
hızla atılırsa delip çıkabilir. Evet
olabilir. Aslında Nermin'i de peşimden
sürüklemenin anlamı yok, bu benim sorunum,
bana yardımcı olamaz. İş gezisine
çıktığımı söylerim ona. Ani bir iş
bağlantısı. Çok büyük yatırım.
Kaçırılmayacak olanaklar. Mutlaka gitmem
gerek. Böyle bir fırsatı ne zamandır
bekliyorduk zaten. Evet, Nermin burada kalmalı.
Fazla sürmez, bir-iki günde sorunu
çözümleyebileceğimi sanıyorum. Olayların
merkezinden uzaklaştıkça gerçekleri görmek
daha kolay olur. Ama gerçeği ölçebilecek bir
standart bulamıyorum.
Algernon'a Çiçekler
Korkuyorum. Aklımı yitirme
sürecine tanık oluşum dehşete düşürüyor
beni.
Papaz-Pilav Bağıntısı
Saat yediye yaklaşıyor,
buluşmaya gitmem gerek, Etap'ın önüne. Bu
saatte de kalabalık olur Taksim Meydanı. Onu
tanıyabilecek miyim bilmiyorum, dokuz yıl
geçti aradan. Ama o her zaman garipti, fazla
değişmiş olacağını sanmıyorum. Kendisini
tanımamı sağlamak onun işi; hiç gönüllü
değilim onu yeniden karşımda görmeye. Yoksa
buluşmayı kabul etmese miydim? Ne değişecekti
ki, bugün olmazsa başka bir gün, başka bir
yerde nasıl olsa bulurdu beni - ne denli
yapışkan olduğunu bilmiyor musun?
Olabildiğince kısa keseceğim görüşmeyi,
olmaz diyeceğim ona, daha olmaz, bekle.
Beklemelisin.
Bay Ölüm'le Dıhe
Buluşma
Hollanda'dayken -vaktiyle-
arkadaşlarla çok güldüğümüz bir olay
olmuştu: tek yönlü bir yolda hem arabalara,
hem de karşıya geçmek isteyen yayalara
kırmızı ışık yanıyordu. Arabalar ve
insanlar öyle bekleşiyorlardı.
Türklüğümüzü sergilemek için tam
fırsattı bu, "Deli Hollandalılar,
salaklar!" diye kahkaha ata ata kırmızıda
karşıya geçmiştik. Aval aval bakmışlardı
ardımızdan da yaptığımızı
yapamamışlardı. "Güçlü bir toplumsal
koşullandırma" damgasını da
vuruvermiştik olaya. Böyle bir şey yalnızca
Hollanda'da olur sanıyordum, daha beteri şu
anda Taksim'de, Etap Otelinin önünde oluyor.
Tüm arabalar durmuş, kırmızı yanıyor;
yayalara ise yeşil yanıyor ve kimse karşıya
geçmiyor! Yanımdaki yaşlı teyzeye niye
yürümediğini soruyorum, "Ben zaten
karşıya geçmek için beklemiyorum ki
burada," diyor. Yürümeye başlıyorum.
Kahverengi bir Mercedes diğerlerinden hızla
kopup üzerime doğru geliyor. Eski dostumun
arabası bu, dokuz yıldır aynı arabayı
kullanıyor olmalı, o kazada da bununla
öldürmeye çalışmıştı beni. Yolun
ortasında buluşuyoruz sonunda. Beklemeye hiç
niyeti yok, belli; projesini şimdi
gerçekleştirecek gibi. Gelmemeliydim. Saat
19:15. Her şey çok çabuk…
Ölüler Konuşmaz, ya da
Western'de Yeni Bir Boyut
Ne söyleyeceğimi
bilmiyorum; ben ölüyüm şu anda, cesedimi de
çoktan kaldırdılar, ama hâlâ düşünüp
konuşabiliyorum işte. Uçaktaki yerim boş
kaldı, koltuğu benimkinin yanında olan adam,
gelmediğimi görünce ayaklarını koltuğuma
uzattı. Uçak kalkalı bir saat oluyor, rahat
bir yolculuk yapıyordur. Uçakta olmayışım
gerçekten öldüğümü gösteriyor. Buna
karşın, konuşuyor olmam da şu anda düşte
olduğumu. Nermin ölümüme gerçekten çok
üzüldü, oysa rahatlamasını bekliyordum. Ben
de onun bu denli üzülmesine üzüldüm.
Birbirimize çok bağlanmışız farkında
olmadan. Düşünüyorum da, daha farklı
olabilirdi ilişkimiz. Gülünç aslında, bunu
anlayabilmek için ölmek gerekiyormuş. Her şey
önemsiz ve anlamsız gözüküyor buradan.
Kendimi tıkıldığım şişeden çıkmış gibi
hissediyorum, her yere gitmekte özgürüm. Beni
burada tutan tek şey Nermin, onun yanında olmak
istiyorum. Yaşarken istemediğim kadar çok hem
de.
Nermin'e ancak geceleri
ulaşabiliyorum, dün gece uykusunda birlikte
olduk. "Tayfun sen misin?" diye irkildi
ilkin; karşısına böyle çıkmamı doğal
olarak beklemiyordu. Dindar değildir Nermin,
dolayısıyla da ruhlara güler geçer. Ne yani,
ben şimdi ruh mu oluyorum? Neyse,
dağıtmayalım şimdi. Can çıksa da huy
çıkmıyor.
– Evet canım. Evet
sevgilim. Geceleri seninleyim artık. Hep
yanındayım sevgilim. Korkmana gerek yok.
Yalnızca bir düş bu, korkma ne olursun.
Bir şey diyemedi bir süre.
Uykudayken mantığını işletmesi daha zor
oluyordu ki, epeyce düşündü.
– Ya sabah olunca?
– Sabah olunca
uyanacaksın, bütün gün boyunca gece olsun
diye sabırsızlanacaksın ve sonra yine birlikte
olacağız.
Alice'e Nispet
Bir düşteyim sanki! Sankisi
yok, düpedüz bir düş tabii. Her gece ondan
sabah yedi buçuğa kadar birbirimizin oluyoruz.
Hiç yapmadığımız, düşünmediğimiz,
cesaret edemediğimiz şeyleri yapıyoruz
düşlerde. Evliliğimizin en mutlu anlarında
bile bu kadar rahat ve kusursuz bir ilişkimizin
olduğunu, bu kadar yakın olduğumuzu
sanmıyorum. Bir kaçış bu, sorumsuzca bir
kaçış ve bunun doğurduğu tüm güzellikleri
yaşıyoruz. Bundan aldığımız zevk gerçek,
mutluluk gerçek, insanın bütün bunlara
"yalnızca bir düş" demeye dili
varmıyor o yüzden. Gerçekten ayırmak o denli
zor ki; gerçeklik dünyasının en önemli
değerleri nedir? Özgürlükse, yaşıyoruz
özgürlüğü, olmayacak kadar. Mutluluksa,
söyledim işte, paylaşsak da az gelmiyor.
Ütopyaların karşılaştığı ikilemin,
birinden birini seçme zorunluluğunun da
ötesinde, ikisi birden elimizde bizim.
Yolun Sonundaki Yanlış
Adreste Oturan Postacı
Nermin bu tempoya
dayanamıyor. Aradan geçen iki ay içinde iyice
çöktü zavallı. Tüm yaşantısı alt-üst
oldu; arkadaşlarıyla görüşmüyor, ufak bir
sekreterlik işi buldu, sabah gidiyor, çıkınca
da hemen eve. Yüzü sapsarı, gözleri ufaldı,
akları iyice belirginleşti. Pek bir şey de
koymuyor ağzına. Kahvaltıyı bile bir fincan
çay, bir grisiniyle geçiştiriyor, oysa çok
önem verirdi, "Altın yiyorum altın,"
diye de kendi kendisiyle eğlenirdi. Bunu yapmaya
hakkım yok benim, o bir insan, yaşıyor,
yaşaması gerekli ve bunu değiştirmemeliyim.
Benim yüzümden gözlerimin önünde eriyip
bitmesine dayanamam. Acınacak haldeyim.
Hödüğün biri beni uykusunda görüyor, sonra
da ölüyor ve ben gerçek yaşamda öldüğüm
halde böyle belirsizce sürünüyorum. Belki
-olur ya- düşü gören manav da değildi, belki
manav da bir düşteydi; beş milyar insanı,
geçmiş ve geleceklerini tüm ayrıntılarıyla
içeren bir düş… Yok deve. Bunun ucu
teolojiye dayanıyor ya, statüm gereği görmem
gereken ödül veya ceza diyarları etrafta
gözükmediğinden, o konuya girmek yersiz.
Tanrı bile benim gibi bir hilkat garibesini
dışlamış olabilir… Kahretsin, bu halimle
bile aklım soytarılıkta, bencillikte, hep ben,
ben. Nermin ne olacak, sorun bu. Böyle devam
ederse o da sonunda terk-i diyar etmek zorunda
kalacak. Yeter artık… O ölürse sanmam ki
benim yanıma gelsin. Onun ölümü ikimizin de
sonu olur. Bunu istemiyorum, bir çıkış yolu
olmalı.
Sanırım onu bırakmam
gerekiyordu. Gitmeyi önerdim, "Seni bir
daha rahatsız etmeyeceğim," dedim ve
gittim de, ama olmadı. Nermin daha da
kötüleşti, işe bile gitmez oldu, bütün gün
yataktaydı. Onunla birlikte olamamaya, yalnızca
uzaktan seyretmeye ben de dayanamadım. Geri
döndüm sonuçta. Yapacak tek bir şey
kalıyordu; aklıma çok iyi -ikimiz için de
çok iyi- bir çözüm gelmişti.
Dahiler De
Ölür/Ölüler De Dahiler
Nermin'in intihar etmesi
gerekiyordu. İyice düşündüm ve bu konuda,
işleyeceğine inandığım bir teori
oluşturdum: Nermin kendini öldürecekti ama
öyle herhangi bir yöntemle değil; uyku
haplarıyla. Bunu söylerken gülümsemeden
edemiyorum, çok dahice -çılgınca!- ve tam bu
duruma uygun bir buluş bu. Evet bir buluş. Uyku
haplarıyla derin bir uykuya dalacak Nermin o
sırada onun yanında olacağım sarılacağım
ona Nermin'im diyeceğim ve o yaşamdan
kurtulduğunda artık benimle olacak…
Önerimi sesiz bir coşkuyla
karşılıyor Nermin; düşünde solundaki
koltuğa oturmuş, düşünüyor.
– Nasıl yapacağım bunu
Tayfun? diye soruyor, gözleri parıltılı.
– Bunu gerçekten isteyip
istemediğinden emin olmalısın öncelikle. Çok
önemli bir karar bu.
– İstediğimi, deliler
gibi istediğimi, yalnızca seninle olmak
istediğimi biliyorsun.
– Peki canım. Sanırım
yüksek dozda uyku hapı alman bu durumda en
uygun olanı.
Nermin başını sallıyor
düşünde, sonra uyanıyor. Bir süre yatakta
doğrulmuş bekliyor, tuvalet masasının
üzerindeki ilaç kutusuna uzanıyor sonra eli.
Teker teker boşaltıyor bütün hapları
avucuna. Bir an duruyor, sonra masanın üstüne
bırakıp mutfağa gidiyor. Bir bardak suyla
dönüyor, yavaş yavaş içiyor hapları. Ağır
çekimle izliyorum sanki bunları. Yatağa
uzanıyor yeniden, "Geliyorum yanına,
bekliyorsun değil mi?" diye fısıldıyor.
Kerevette Oturan Murad
Evet bekliyorum. Yeniden
başlayacağız, bambaşka bir dünya bu
çünkü, belki başka bir düş. Kuralları
farklı. Bekliyorum; gel Nermin'im, sevgilim,
gel. Yavaş… Yavaş. Gel.
|