kadın ve kalem

yüksek tavanlı, aydınlık, deri ve ahşap ağırlıklı bir café; kalabalık olmayan bir saat, belki sabah; büyük olasılıkla bir bahar günü, karşı iskemleye gelişigüzel bırakılmış pardösüye bakılırsa; yazan, yazısına kaptırmış bir kadın. herhangi bir kadın da değil (öyle birşey var mıdır?), "kadınoluş" üzerine kafa yormuş bir kadın – simone de beauvoir.

yazmak hem düzen kurmak, hem de düzen kırmaktır ya, beauvoir'a bakarken bunlar üşüşüyor insanın aklına: saçlarını topladığı gibi mi yazıyor, üzerindeki giysiler ya da içtiği kahve gibi mi; kullandığı kaleme yakışır şeyler mi yazdıkları, genelde değil, şu anda? pek bir edepli, derli-toplu gözüküyor çünkü. böyle otururken yıkabilir mi insan? kuşkusuz yıkabilir – hatta, asıl böyle yıkılır belki de. mektup da olsa yazılan, ikinci cinsin "veryansın"ı da olsa, yıkarken dağılmayan kişinin -kadının- duruşu, cazibe yüklü olmuştur.

öte yandan, yıkmakla uzaktan yakından ilgisi olmayan şeyler de yazıyor olamaz mı beauvoir? mümkün; bu saati, bu café'yi, ortalık yerde yalnız olabilmeyi seçmesinin nedeni de bu olabilir öyleyse – düzen kurarken, kurulu bir düzeni okşarken, kişisel cinlerle dolu bir yeri (kendi evini, sartre'la paylaştığı bir mekanı) değil de böyle bir yeri seçmek yararlıdır belki.

her halükarda, kadın ve kalem – "beyler, kalem bazen de yalnızca kalemdir," derdi freud elbette, ama kadın, yalnızca kadın olabilir mi?