cem akaş

Hammurabi Gerçekten Yaşadı mı Patron?

I.

Sarayın yazıcısının ölmesiyle beklediğim an geldi. Adam çok yaşlıydı zaten. Böylece sarayda çivi yazısından anlayan tek bir Marduk'un kulu kalmadı ve bütün gözler beklendiği gibi bana çevrildi; kil tabletlerini hazırlayan, kamışları sivrilten ve yazıcıya yardım eden, hatta gerektiğinde onu krala şikayet eden ben, sarayın başyazıcısı olma göreviyle onurlandırıldım. Tabii bu da bir sürpriz değildi benim için. Birkaç yıl sonra kral Nabukodor ile başveziri Abuşumum'u ikna edip, Tuşpa civarında, var olmayan bir düşmanla savaşmaya gitmelerine neden olmak, onların yolda öldükleri haberini duyunca halka kendimi kral olarak kabul ettirmek de benim için şaşırtıcı gelişmeler olmayacak. Geleceği görmek bazen sıkıcı olabiliyor.

II.

Kral Nabukodor beni özel olarak yanına çağırttı bugün. Beni sever ve bana güvenir, o yüzden eskiden beri akıl danışır bana. "Bak Hammurabi," dedi, "ben pek akıllı bir adam sayılmam. Yeni topraklar ele geçirip büyük bir asker olarak anılabileceğimi de sanmıyorum, sarayda güzel güzel oturmak varken savaş çıkartmak gereksiz, öyle değil mi? Peki ama bir kral, torunları onu gururla ansın diye ne yapabilir savaştan başka?"

İşin doğrusu, ona "kral" demekten bile gocunuyorum, çok aptal bir adamdır bu Nabukodor. Bu da benim işime geliyor. Ama bazen öyle şeyler söylüyor ki, onu böylesine kullanacağım ve sonunda ölüme göndereceğim için içim sızlamıyor değil. Aslında severim bu adamı. Torunları tarafından iyi anılmak kaygısı, bu saf adamda oldukça göz sulandırıcı bir hal alabiliyor.

"Bir devlet adamının yapabileceği başka pek çok şey vardır, yüce kralım," dedim.

"Anlatsana, ne var örneğin?"

"Siz elbette daha iyi bilirsiniz ama, diyelim ki vergileri arttırabilirsiniz ya da azaltabilirsiniz, mahkumları serbest bırakabilirsiniz, yeni kanunlar hazırlayıp adaleti güçlendirebilirsiniz."

Yeni kanunlar hazırlama fikrini sona sakladım çünkü Nabukodor'un diğer önerileri unutacağını biliyordum. Aklında birden fazla şey tutamaz da.

"Kanun mu? Şimdikilerin nesi varmış? Yetmiyor mu?" diye sordu. Tuzağıma düşmüştü.

"Efendim, bu konuda herkes kendi bildiği düdüğü çalıyor. Ülkenin her yanında farklı uygulamalar var. Bunların incelenip, ayıklanıp tek bir kanun bütünü haline getirilmesi zorunlu. Bunu yaparsanız yalnız torunlarınız değil, onların da torunları size minnet ve hayranlık duyacaktır."

"Hammu, sen gerçek bir dostsun," dedi sevinçle. Odada heyecanla dönmeye başladı, ayağı takılıp düştü, yerde bir süre şaşkın bir şekilde oturdu, sonra bir kahkaha patlattı. Ayağa kalkıp üstünü başını düzelttiği sırada yüzünde bir bulut belirmişti.

"İyi ama Hammu, nasıl yapacağım ben bunu?" diye sordu kuşkuyla. "Ben kanun derleyip yazmaktan da pek anlamam ki. Şu koca sarayda kimse anlamıyor yazmaktan, kaldı ki-" duraladı. Bana bakıyordu; düşünceli gibiydi. Koca Nabu'nun aklına bir fikir gelmişti galiba! Bunu unutmasına fırsat vermemeliydim:

"Eğer uygun görürseniz ben-"

"Tabii, tabii, sen varsın ya Hammurabi. Kralların kralı Nabukodor'un yazıcısı Hammurabi. Sahi, senin adın ne anlama geliyor?"

"'Büyük Şef' efendim. Özür dilerim, küstahlık etmek istemedim, bu ad benim suçum değil. Babam-"

"Uzatma Büyük Şef. Çok uygun bir ad bu. Tam sana göre. Sen ve ben, dostum, muhteşem bir ikiliyiz. Hammurabi, bana bu kanun dalgasında yardımcı olmanı istiyorum, ona göre."

"Nasıl uygun görürseniz efendim," dedim. "İzin verirseniz, hemen bir araştırma başlatıp bazı taslaklar hazırlamak istiyorum."

"Hemen başla, bir an yitirmeden, çabuk. Ne gerekiyorsa yap ve para harcamaktan çekinme. Arkanda yüce kral Nabukodor var. Hadi bakalım!"

III.

Saray soytarılarla dolu. Hele şu kahin! Güldürmekten işetecek beni bir gün. Bugün krala kehanetlerini sıralarken ben de oradaydım. Bir insan düşgücünden ancak bu kadar yoksun olabilir herhalde. Yok halk kralı seçecekmiş de, Tanrılar hep onunla beraber olacakmış da, çok uzun yıllar sürecek bir refah devri yaşanacakmış da, bütün düşmanları yok olacakmış. Sevsinler. Tanrı Uraş'la Tanrı Zabeka kıçıyla gülmüştür bu martavallara.

Geleceği görmek çok zor değil. Zor olan, bu bilgiye sahip olduktan sonra geleceği gerçekleştirmek. Epeydir bunun üzerinde düşünüyorum ve şu sonuca vardım: zaman, çatallanan bir yol gibi. En ufak bir mimiğin bile önemi var. Ben geleceği gördüğümde, bu çatalların bazılarından geçen belirli bir hattı görüyorum aslında. Geleceğin bu hat üzerinde gerçekleşmesi, herşeyin en ince ayrıntısına kadar, bu hat üzerinde yapılan makas seçimine uymasına bağlı. Yani ben "günaydın" demem gereken yerde "iyi günler" dersem, başka bir yola sapmış olurum ve herşey farklı bir sonuca ulaşabilir. İşim bu yüzden çok zor işte: benim kral olduğum geleceğini görmekle ben değişmiş oluyorum; bu bilgiye sahip olmadan nasıl davranacaksam öyle davranmam gerekiyor oysa, bu geleceği gerçekleştirebilmek için. Rolümü unutmaktan korkan bir oyuncu gibiyim. Çok dikkatli olmam şart.

IV.

Başvezir Abuşumum, Nabukodor'a Kuleyle ilgili bir şeyler anlatıyordu ben girdiğimde. Kulenin en üst bölümü Tanrı Marduk'a ayrılmış durumda; Abuşumum'un dediğine göre epeydir buraya gereken ilgi gösterilmiyormuş, sunulan yiyeceklerin kalitesi düşmüş ve kızlar da eskisi gibi güzel değilmiş. Marduk'un, zevkine uymayan kızlarla karşılaşmasının acısını Babil ülkesinden çıkaracağını söyledi Abuşumum. Nabukodor çok dindardır, bunu duyunca telaşlandı, en güzel yiyeceklerin ve halkın arasındaki en güzel kızların her akşam Kuleye gönderilmesini emretti. Başvezirin gözlerinde bir parıltı gördüm. Halk Kule'ye zaten giremiyordu, Marduk'u görmeye hiçbir ölümlü dayanamaz diye, ama Abuşumum, bu yasağın bir kez daha duyurulmasında ısrar etti. Başvezir fazla zeki ve akıllı bir adam. Dikkat etmeli. Ne yapmak istediği çok açık. Şu Marduk'un odasını bir kez de biz görelim bakalım.

V.

Kral, kanunların son şeklini görmek için sabırsızlanıyordu. Bugün ona diyoritten yapılmış silindirin biçimindeki dikme taşı gösterdim. Çok heyecanlıydım, herşey anlaşılacak diye. Beş aydır, ülkenin her yanından kanun hükümleri derletiyordum. Odama kapanıp saatlerce bunların üzerinde çalışıyormuş gibi yapıyordum. Neyse ki en büyük düşmanım Abuşumum burada değil: Kuleyle ilgilenmeye başladıktan kısa bir süre sonra güney illerine gitmesi gerekti. Bir ayaklanma olduğu söyleniyor. Abuşumum hâlâ orada. Ben de bu fırsattan yararlanıp, yazdığım kanunları krala gösterdim. Tümüyle bir saçmalık anıtı bu kanunlar, dehşet bir komedi. Taşın silindir olması örneğin, bu saçmalığı yansıtmak için. Üst üste konmuş sonsuz sayıda daire ve dairelerin de elbette başı sonu yok. Ya o Adalet Tanrısı Şamaş'ın Kral'a kanunları dikte ettirirken gösteren çizim? Bunun resmi açıklaması, bu kanunların aslında Tanrı hükmü olduğu. Ama dikkatle bakıldığında kralın Şamaş'a arkasını dönmüş olduğu ve hafifçe sırıttığı, buna karşın Şamaş'ın biraz şaşı baktığı farkediliyor. Ve hiçbir yerde Nabukodor adı geçmiyor! Evet, Kralların Tanrısı Hammurabi'nin kanunları olduğu yazılı bunların. Tabii öyle bir dil kullandım ki, bunların yalnızca yazıya geçirenin Hammurabi olduğu sonucu da çıkabiliyor. Tedbirli olmak lazım.

Ama kanunlar, başlı başına bir sanat şaheseri: ömrümde bu kadar saçmalığın bir araya getirildiğine tanık olmadım. Örneğin "yardımcı eş" kavramını yarattım: "Karısı doğurgan değilse, adam kendisine yardımcı bir eş alabilir. Yeter ki soyumuz meyve versin ve çoğalsın." Kadınlar bunu duyarsa kıyamet kopar. Damızlık inek yerine konduklarını öğrenirlerse kralı öldürmeye bile kalkabilirler. Sonra bir kişinin parasına göre yargılanıp cezalandırılması saçmalığını çıkarttım. İtiraf etmeliyim ki sonuç kusursuz: önce toplumu üç sınıfa böldüm, hür insanlar, bağımlılar ve köleler diye. Sonra hür bir insanın tazminatla atlatabileceği bir suç için diğer iki gruba ölüm cezası verdim. Hem de ne fantazi ölümler! İnsanların binlerce yıl sonra bunlara bakıp Babil uygarlığı hakkında, Hammurabi hakkında ahkam keseceğini düşündükçe gülmekten kırılıyorum. Çok iyi olacak, çok!

Kral çok beğendiğini söyledi benim silindiri, her ile bundan birkaç tane dikilmesini istedi ama ben bunun pek parlak bir fikir olmadığını söyledim. Hem benim, hem de planımın güvenliği açısından, taşın sağlam bir yere kaldırılıp unutulması gerek. Nabukodor'a, halkın ve özellikle de yargıçların bu kanunlar doğrultusunda eğitilmesi gerektiğini, bunun da zaman alacağını, bu konuda iyi bir eğitim programı hazırlayacağımı söyledim. Aklı yattı. Şık bir ziggurat yapılması emrini verdi; ben programı hazırlayıp yargıçları eğitene kadar (!) orada kalacak taşım. Birkaç güne kalmaz, varlığını tümden unutur nasıl olsa bizim koca Nabukodor.

VI.

Tarihi yanıltmanın tadına doyum olmuyor. Ben biraz garip bir insanım sanırım! Gemiyle denizlere açılıp, uzak ülkelere kendi yazdığım tabletleri bırakmak istiyorum; hepsi birbiriyle çelişecek; bir sürü yalan yanlış bilginin arasına bir-iki doğruluk kırıntısı da koyacağım, akılları iyice karışsın. Belki de kral olduktan sonra yaparım bunu. Yüce Marduk, bu ne zevk!

VII.

Son bir-iki aydır Kuleye gidiyorum akşamları. Marduk rolü bana çok yakışıyor. İlk gittiğim akşam çok tedirgindim, birisi beni görecek diye. Neyse ki bizim millet güneş battıktan sonra fazla dayanamıyor. Etrafta kimse kalmayınca çıktım evden. Babil sokakları boşken daha da güzel. Kulenin çevresinde de kimse yoktu, hızlı hızlı çıkmaya başladım ama çabuk yoruldum. Meret çok yüksek. Ama tepede, Marduk'a ayrılmış odaya ulaştığımda, bütün yorgunluğuma değdiğini anladım: yemek yatağının önündeki mermer masada her şey vardı. Hem yiyip, hem de yanında yatabiliyor insan! Birden bir ayak sesi duydum - bu kadar çabuk yakalanmama yol açan bir hata yapmamıştım oysa. Geleceğe göz atmama gerek kalmadan içeriye çok güzel bir kız girdi. Nefis bir gece geçirdik. Tanrı olmak iyi iş!

VIII.

Şu aralar yapacak yeni bir tarihsel hainlik düşünemiyorum Abuşumum'la uğraşmaktan. Birkaç gün önce geri döndü güneyden: ayaklanmayı başarıyla bastırmış, bayağı bayağı bir savaş olmuş oralarda. Ya da o öyle anlatıyor, bilinmez. Onunla konuşurken yaptığım herşeyi bildiği izlenimine kapılıyorum zaman zaman. Yaşlı, çökmüş yüzünde iki alev parçası gibi parlayan gözleriyle, deşercesine bakıyor bana. Ondan uzak durmaya çalışıyorum çünkü konuşurken açık verme ve bütün herşeyi mahvetme olasılığı çok yüksek. Hep birkaç saniye ötesini görüp öyle konuşmak çok yoruyor beni. Bana kalsa onu öldürtürüm ama kralla birlikte Tuşpa'ya giderken ölmesi gerekiyor. Katlanıyorum o yüzden.

IX.

Bir hafta önce, kesinlikle olmaması gereken bir şey oldu: Marduk'a sunulan kıza, Naşibali'ye aşık olduğumu fark ettim. Bu hiç hesapta yoktu. Bunun saçma olduğunu, aşık olmadığımı, sevmediğimi, geçeceğini yineleyip durdum kendime bir haftadır. Bütün planlarım alt üst olabilir.

Ne yazık ki Naşibali'yi aklımdan silmeyi başaramadım. Seviyorum bu kızı. Çok güzel, çok cana yakın ve akıllı. O da benden hoşlanıyor sanırım, yoksa çoktan gammazlardı. Ama hayır, hayır… Görmüyor musun aptal herif, bu kız senin sonun olacak. İyice bak, aç gözlerini. Marduk'un yatağında sevişirken Abuşumum basacak sizi. Bir daha oraya gitmemeliyim. Naşibali'den uzak durmak zorundayım. Ama onsuz yapamayacağımı hissediyorum. Çok farklı. Ben deli miyim? Herşeyi onun uğruna bırakmayı düşündüm, bütün yaşamım boyunca kurmaya uğraştığım ve geliştirmeyi düşündüğüm yapıya boş verip, Naşibali'yi seçmeyi. Yapamam bunu. Belki de deliyim. Çok mu açgözlüyüm, yeterince aldatmadım mı tarihi? Bilemiyorum. Onunla konuşmalıyım, dayanamayacağım daha fazla.

X.

Evet, o akşam Kuleye gittim. Naşibali tedirginlik içinde beni bekliyordu girdiğimde. Önceki gece Abuşumum gelmiş, onunla zorla birlikte olmuştu, karşı çıkamamıştı korkudan. Naşibali bana ulaşmaya çalışmış Abuşumum'un sarayda olmadığı bir sırada, ama içeri sokulmamıştı. Titriyordu. Onu sevdiğimi, oradan zaman yitirmeden uzaklaşmamız gerektiğini söyledim. Birbirimize sarıldık. Kuleden çıkabilirsek yakalanmadan kurtulabileceğimizi görüyordum. Ama saçmalık saplantısı olan yalnız ben değilim, rastlantılar ve kazalar da aynı eğilimi gösterebiliyor: hızla çıkarken ayağım kaydı ve mermer masanın kenarına başımı şiddetle vurdum.

XI.

Gözlerimi açtığımda, başımda korkunç bir ağrı vardı. Sonra Abuşumum'un sesini duydum: "Bitti Hammurabi. Son durak. Seni unutmayacağım."

Her an zafer dansına başlayabilirmiş gibi bir havası vardı. Kral Nabukodor her şeyi bağışlayabilirdi, ama bir insanın, Babil'in en büyük tanrısına karşı böylesine bir saygısızlık yapması, böyle bir günah işlemesi karşısında, bu insan çok sevdiği Hammurabi bile olsa, yapabileceği bir şey kalmıyordu. Galeyana gelen halkın yatıştırılması için kurban edilmem gerekiyordu. Abuşumum kralın yanından ayrılmamıştı hiç, bu konu görüşülürken. Krala özel bir şey söylemek istediğimi, ben kirlenmeden önceki dostluğumuz adına bunu istediğimi belirttim. O zaman başveziri dışarı çıkarttı Nabukodor. (Vakit varken öldürmeliydim Abuşumum'u. Yazık - tarih konusundaki ihtirasımı hiç tam olarak yenemedim. Naşibali için bile. Oysa ikisinden birini kesin olarak seçebilseydim-)

"Böyle olmasını istemezdim Hammu, ama sen de biliyorsun-"

"Kralım, lütfen, gerek yok. Haklısınız. Yalnız sizden iki dileğim var, ölmeden önce. Birincisi: Naşibali'ye bir şey olmasın. Yaşamalı o. Dostluğumuzun hatırına. İkincisi ise, biraz garip gelebilir: ölmeden önce bir-iki tablet yazmak istiyorum, biraz çocukça belki ama bunların kesinlikle gizli tutulmasını rica ediyorum. Sarayın bir köşesine gömün isterseniz. Unutulup gitsinler, benimle birlikte."

Kral Nabukodor, üzgün bir yüzle düşündü bir süre.

"İstediğin gibi olsun Hammu. Naşibali'ye bir şey olmayacak, söz veriyorum. Tabletlere gelince; onları, dostluğunun bir anısı olarak kendi zigguratıma koyduracağım, Büyük Şef. Cesedim onlarla birlikte yatacak. Yazdıklarını kimsenin okumasını istemiyorsun ha?"

Gülümsedim.