KediKültür,
Nisan 2007
Sevgi Serper
*Urbino’ya
gitmemiş bir yazardan “Gitmeyecekler İçin Urbino” adlı bir kitap
okuduk. Ama sizin de rehberleriniz var anladığımız kadarıyla.
Kurgusal bir şehir
rehberi yazarken izlenebilecek yollardan biri, herşeyi uydurmak
olabilir tabii. Bana daha ilginç ve eğlenceli gelense, neyin
gerçek, neyin uydurma olduğunun kolay kolay ayırt edilemeyeceği
bir yapı kurmak oldu. “Sönmemiş Kireç”te Türkiye’nin kurtuluş
tarihi için, “Oyun İmparatorluğu”nda da dünya tarihi için
yapmaya çalıştığım şey bir anlamda buydu. Daha öncesinde, “Geri
Dönüşü Olmayan Öykü”de İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth hakkında
yazarken de benzer bir uydurma politikası gütmüştüm. Dolayısıyla
evet, Urbino’yu uydururken başvurduğum kaynaklar, anlatıya
yedirdiğim “gerçek veriler” oldu. Ama burada bile, gerçek
veriler arasında, gerçekte var olduğu su götürecek bağlantılar
kurmaya çalıştım.
*Tarihinin içinde
donup kalmış ve bunu fırsata dönüştürmüş bir kent Urbino ve
kentin ruhu bunun intikamını alıyor Urbinolulardan. Korkarım
kitabınızdan sonra Urbino’ya gitmeyeceklerin de gideceği
tutacak, hatta tavla partileri bile düzenleyebilirler! Urbino’ya
böyle bir katkınızın olduğunu duyarsanız ne hissedersiniz?
Urbino Belediyesi
beni hala davet etmemiş ve bana fahri hemşerilik vermemişse
biraz burukluk hissederim tabii! Turizm ekonomisinden kaçış
olduğunu sanacak kadar safdil değilim, ama Urbino’nun
resimlerini gördükçe, kafamda kentteki yaşamı canlandırdıkça,
kendiliğinden bir tepki geliştirdiğimi fark ettim. “Turizmin
yozlaştırıcı etkileri” başlıklı bir tezim yoktu kitabı yazmaya
oturduğumda, “kitabın “konusu” olarak da bunu seçtiğimi
söyleyemem; ama kentin böyle bir gerilim barındırdığını
anlayınca, ya da vehmedince, buradan bir izlek çıkabileceğine
karar verdim.
*Üçüncü bölümü
okurken, Urbinoluların her efsaneyi, yaşanmış ya da yaşandığı
varsayılan her şeyi, içinde Urbino geçen her şeyi bir yolunu
bulup değişim değerine, bir metaya dönüştürme çabası içimi
burktu. Siz gezilerinizde, gittiğiniz yerlerde bu duyguyu
yaşıyor musunuz, yaşıyorsanız aranıza bir mesafe koyabiliyor
musunuz?
Yeni yerlere ve
deneyimlere hepimiz öyle açız ki, böyle bir kitap bile sözünü
ettiğim ekonominin içinde hemen yerini alabiliyor; “gidin”
dediğiniz yere gitmek istiyor insanlar, “gitmeyin” dediğiniz
yere de gitmek istiyorlar. Urbino’ya özel birşey değil bu
elbette; biz de kendimizden, Ege kıyısının, hatta Mardin’in
başına gelenlerden biliyoruz bunu. Tuhaf bir ikilem oluşuyor
sonunda: gitseniz bir türlü, gitmeseniz bir türlü. Gittiğinizde
“oralı” olmadığınızı gizlemeniz çok zor; ayrıca “oralıymış gibi”
yapmak da, fiziksel olarak mümkün olduğunda bile, etik sorunlar
barındırmıyor mu? Benim turist olmak ve turist olarak görülmek
konusunda yapabildiğim tek şey, mümkün olduğunca fotoğraf
makinesi taşımamak ve herşeyden çok sokaklarda yürümek.
* “Eksiltilmiş
duygular kütüphanesi” çok ilginç bir metafor. Urbino’nun kendisi
onun tek ve nadide parçasına dönüşmüş. Kişisel ve toplumsal
tarihlerde rastlanan bir şey bu, anda donma, takılma hali.
İçinde geçmişi ve geleceği taşıyan şimdi, değişim ve ilerleme
kavramları ile yazar ve birey olarak aranız nasıl?
“Eksiltilmiş Duygular
Kütüphanesi”, biraz kimya kokan bir proje olarak başladı. Bütün
bir duygu durumunun kristalleştiği anları yakalayacak öyküler
yazmaya girişmiştim. Sonra bunu, 1850’den bu yana yazılmış bence
en iyi yüz romanın içinden böyle birer kristalleşme anı bulmak
ve bunları yeniden yazmak gibi bir projeye dönüştürdüm. İki
projeden de birkaç parçayı “Geceyazısı” dergisinde yayımladım,
ama devam edemedim; belki bir gün dönerim diyerek kenara koydum.
Böyle bir kristal müzesinin ya da kütüphanesinin sağaltıcı bir
işlevi de olsa gerek, takılı kalınan konumu ya da durumu
aşabilme anlamında. Yazar olarak benim kendimi en çok
sorguladığım konulardan biri bu aslında: kendime özgü bir anlatı
dünyam olmasını istediğimi söyleyerek başladım yazmaya, ama
zaman geçtikçe, bu dünyaya mahkum olup olmadığımı, kendimi kendi
yarattığım sınırlar içine hapsedip etmediğimi sorgulamaya
başladım. İşin kötüsü, bu dünyanın içinde kalmak belki de iyi
birşeydi; değişiklik olsun diye değişim peşinde koşmak asıl
kötüsüydü. Bunu çözmüş değilim; “buradan nereye gidebilirim”i
düşünürken, “burada kalıp ne yapabilirim”i de düşündüğümü
görüyorum.
*İstanbul bizden
intikam almaya kalksa çığlığı ne olurdu?
“Kalksa” mı? Bu
kaçıncı İstanbul!
*Kitap bir fırtına
gibi başlıyor, birbirinden biçim ve dil olarak farklı bölümlerle
okuru şaşırttıkça şaşırtıyor. Bağlantısızmış gibi görünen
bölümler okundukça birbirine bağlanıyor. Üçüncü bölümde kentle
ilgili bilgilerin açığa çıkması ile birinci bölümdeki anlatı
anlaşılır hale geliyor ve yazarın bu bilgileri yaratısının bir
parçasına dönüştürmesine tanık oluyoruz. Okur sanki yazarın
yazma serüvenine dahil oluyor gibi. Bu gösterme, şeffaflaştırma
yapmayı istediğiniz bir şey miydi?
Aslında kitaptaki
sıralamayla yazım sıralaması birbirine uymuyor. Önce üçüncü
bölümü, rehber bölümünü yazdım, ardından birinci bölümü yani
ikizleri, en sonsa ikinci bölümü, yani tanıkları. Başlarken
uydurma bir şehir rehberi yazmak istiyordum, onu yazınca oradaki
dinginliğin, hatta neşenin altında yatan bir hikaye olduğunu
gördüm, sonra da bu hikayenin, yani ikizlerin hikayesinin
aslında pek çok rastlantısal hikayeyle, o gece Urbino’da olan ve
ikizlerin hikayesine maruz kalanların bireysel hikayeleriyle
bütünleştirilmesi gerektiğini anladım. Bu üç kanalı homojen bir
arkitektonik yapıya yedirmek mümkün olabilirdi tabii, ama bu
öğeleri ayrıştırmak ve ayrı ayrı göstermek, okurun normalde
örülü bir yapı içinde okumaya alışık olduğu şeyin senkronunu
bozup ardışık olarak anlatmak ve okurdan, bu yapıyı kendi
kafasında kendisinin oluşturmasını istemek fikri bana cazip
geldi.
*Sayenizde gezi
rehberlerine bakışımız da değişti. Sizce her şey edebiyata dahil
mi?
Ben de bunu soruyorum
kendime! “Bu edebiyattır” bilgisiyle okunan metinlerden,
gerçekten de edebiyat tadı alınması nasıl sağlanır, nereye kadar
sağlanabilir, bunun peşindeyim.
*Edebiyat dışı
görünenleri edebiyata dahil etme serüveniniz tamamına erdi mi?
Daha yeni başladık!
Biraz beylik ve demode bir gündem gibi gözükebilir, “edebiyatın
içini bitirdin de sıra dışına mı geldi” denebilir, ama takılma
ve değişmeden söz ettik ya, benim için oraya bağlanan birşey var
burada. Sonuçta edebiyata “dışarıdan” dahil oldum ben; gelirken
yanımda getirebileceğim en iyi hediye de, “dışarı”ya ait
birşeylerdir herhalde. Ama hep bunu, yalnızca bunu yaptığımı da
söyleyemem. Kimi zaman iyi bir hikaye, iyi bir hikayedir.
*Perec sever
misiniz?
Sevilmez mi?
*Kitapta resim,
çizim de görmek istedim. Hem bir “rehber” görselsiz olmayacağı
için hem de “ Yazı nerede başlar, resim nerede” sorusunu
düşünmek için. En azından metin-resim olarak “sizin ideal
kentinizin tablosu” olsaydı kitabın biçimlerarasılığına bir
katkı olurdu diye hissettim.
İşin doğrusu, başta
ben de kitabı görsel eşlikli bir metin olarak düşündüm. Önce
internetten, kitaplardan, dergilerden toplamaya başladım görsel
malzemeyi, sonra bunun da kurgulanması gerektiğine karar verdim;
rehber uydurma olduğuna göre resimler de uydurma olmalıydı.
Mehmet Ulusel’le çalıştık bir dönem, onun çizimleri (“Kafadanbacaklılar”ı
bilir misiniz?) Urbino’ya çok uyarmış gibi geldi bana, ama
ilerleyemedik. Sonra Faruk Ulay’la “kurmaca fotoğraflar” nasıl
olur diye düşündük; Ulay California’da “Urbino fotoğrafları”
çekecekti. O da yürümedi. Sonunda görselsiz bir metne razı
oldum. Kendi içinde bir tutarlılığı da yok değil (yazar metni
uydurmuş, okur da resimleri uydursun), ama görselli bir
versiyonun önü kapanmıştır anlamına gelmiyor bu.
*Yazmak, insanın
var olduğunu hem kendisine hem diğerlerine göstermek için ilk
aklına gelen alanlardan biri gibi. Pek çok kurum yaratıcı
yazarlık kursları, dersleri düzenliyor, büyük talep var. Siz
yazarlık dersleri de veriyorsunuz. Yazar olacak adamı bir
bakışta tanır mısınız?
Hiç öyle bir iddiam olmadı.
Tersini söylemek (“senden yazar olmaz”) daha kolay görünebilir,
ama orada da iddialı konuşmanın doğruluğuna inanmıyorum. Ben
“yazarlık dersleri” verdiğimi de söyleyemem aslında; öncelikle
okuma egzersizleri üstünde duruyorum, bunu da her zaman edebiyat
kuramlarını izlemeyen bir bakış açısıyla, “yazar burada ne
yapmak istemiş” sorusuna yanıtlar arayarak yapıyorum.
Olabildiğince çok sayıda, olabildiğince birbirine benzemez
yazarın yapıtlarının okunması ve tartışılmasını içeren bir
ayrıştırma süreci bu. Ardından, bu ayrıştırılan unsurları herkes
kendine göre üretsin istiyorum, bir tür kişisel sentez yani. Bir
dönemlik bir çalışmanın sonunda ortaya tek bir yayımlanabilir
öykü çıkmayabiliyor, ama katılan herkesin, kurgusal bir metne
nasıl yaklaşılabileceği konusunda, kendi yazma süreçlerinde
nelere dikkat etmesinin iyi olacağı konusunda bazı sorularla,
belki bazı yanıtlarla ayrıldığını düşünmek istiyorum.
*Yazarların
edebiyat kuramlarından haberdar olması gerekli midir?
Elbette hayır; hatta
kimi örneklerde yarardan çok zarar verdiği bile söylenebilir.
Öte yandan, başka yazarları, klasikleri, modernleri, çağdaşları
ve yenileri okumanın gerçekten gerekli olduğuna inanıyorum.
Yazmanın “şahsi ve muhterem” birşey olduğu, içten geldiği gibi
yazıldığında ortaya mutlaka okunmaya değer sonuçlar çıkacağı
sanısı çok yaygın. Oysa en “tuhaf” yazarlar bile, başkalarını
okuyarak büyüyor.
*Siz yazar olarak
yayıncılık seçkinlerimizin eline doğdunuz denilebilir. Bunun
yazarlığınıza etkileri nasıl olmuştur?
Enis Batur’dan söz
ediyorsunuz herhalde; hakkını ödemekte en çok zorlanacağım
insanlardan biridir. İlk öykümü “Gergedan”da yayımlamıştı;
“Argos” yayın hayatına başlayacağı dönemde derginin afişlerinde
“Argos”un yazarları arasında beni de saydığında daha 20
yaşındaydım; ilk kitabım “Noktanın Kesişimleri Antolojisi”nin
yayımlanmasında da önayak olmuştu. Bu tür örnekleri
çoğaltabilirim, ama Enis Batur’dan öğrendiğim şeyler bunların
önündedir. Yazmayla çalışkanlığın nasıl bağlantılı olduğunu,
masa başı mesaisinin önemini ondan öğrendim. Övüldüğümde
sevinmemeyi Salinger’dan öğrendiysem, sataşmalara yanıt vermeden
durabilmeyi, düşmanlıkları soğukkanlılıkla karşılamayı ve çok da
ciddiye almamayı o öğretti bana. Edebiyatı evrensel bir üretim
olarak algılaması benim için her zaman yol gösterici oldu.
Yayıncılık alanında onunla çalışmak da bana yalnızca bir meslek
kazandırmakla kalmadı, yazıya daha teknik ve daha nesnel bir
gözle bakabilmeyi de öğrendim. Ve kırk yaşına geldim; Enis
Batur’un genç yazarlara açıklığından, verdiği destekten payıma
düşeni artık benden gençlere aktarabilecek, bunun önemini
bilecek yaştayım yani. Bunları da gönül rahatlığıyla
söyleyebiliyorum, artık “patronum” olmadığı için.
*Yazar, çevirmen,
editör olarak uzun zamandır yayıncılık dünyasının içindesiniz.
Yazarlığa, telif haklarına yaklaşımınızla ayrıksı durduğunuz da
bir gerçek. İçeriden bakışla Türkiye’de sektörün ahvali,
geleceği nasıl görünüyor? Teknolojik gelişmeleri göz önüne
alarak yayıncılık dünyası için elli yıl sonrasına bir
projeksiyon yapsak bilimkurgunun alanına mı gireriz?
Türkiye’de yayıncılık
sektörünün pek çok sorunu olduğu doğru; ama bunların pek azı
Türkiye’ye özgü sorunlar. Hatta bu sorunların bazıları, örneğin
yayıncılığın dev bir endüstri olduğu Amerika’da çok daha
şiddetli yaşanıyor. O yüzden dünyada yayıncılığın alacağı
biçimleri, gideceği yolları iyi kötü Türkiye’de de göreceğimize
inanıyorum. İki büyük yönelim yaşanıyor: birincisi, yazan
insanlar kendi üretimlerini ortaya koymakta kurumsal
yayınevlerine giderek daha az muhtaç oluyorlar; buna bağlı
olarak teknolojik gelişmeler
hem bilinen kitap
formunu bireysel üretime uygun hale getiriyor, hem de yeni kitap
formları yaratmada önemli yol almış durumda. İnternet, print-on-demand
ve i-book alanlarındaki gelişmeler sayesinde bu yönelim artık
yaygın bir şekilde biliniyor. İkinci yönelimse henüz o kadar net
görünmüyor: yayıncılık endüstrisinin temelini oluşturan
yazar-yayınevi-dağıtımcı-kitapçı-tanıtım zincirinin ekonomik
işleyişinde, bir krize doğru ilerleyen gerilimler var. Bu
gerilimleri sektördeki çoğu insan görüyor aslında; bunların bizi
radikal bir dönüşüme götürdüğünü herkes görmek ya da kabul etmek
istemiyor ama. Bundan elli yıl sonra yayınevleri, kitapçılar,
dağıtımcılar, sözleşmeli yazarlar olmayacak mı? Olacak büyük
olasılıkla, tıpkı bugün hattatların, cilt ustalarının, mahalle
kitapçılarının olması gibi. Ama endüstrinin üretim zinciri,
farklı bir alana kaymış olacak. Bunun iyi ve kötü açılımları
olacak elbette; tüketim kitaplarına ulaşım çok kolaylaşırken,
“hakiki edebiyat” iyice artizanal bir çizgiye çekilecek. Tabii
tamamen yanılıyor da olabilirim – bağımsız içerik sunumu çok
daha zor bir hale getirilebilir, bugün internette kendi
sitelerinde yazan insanlar, radyo istasyonlarının olduğu bir
dünyada telsizle uğraşan meraklılar durumuna düşebilir.
*Kurduğunuz g
yayın grubu ile bir ilki gerçekleştirdiniz Türkiye’de.
Yayınevlerinde yapılan editörlük işini ayrı bir alana taşıdınız.
Hangi ihtiyacın sonucuydu bu, serencamı nasıl gidiyor?
Yukarıda dünyadaki
gelişmeler ve Türkiye’deki yansımalarından söz ettim ya,
yayınevleri ve editörlük konusu da buna dahil. Yazarlığın
demokratikleşmesi diyebileceğimiz bir süreç yaşanıyor, “herkes
yazıyor” artık. Bu insanların bir kısmı, internet sayesinde
yayınevlerine ihtiyaç duymadan da bir okur kitlesine
ulaşabiliyor, o kitlenin önemli bir kısmı da benzer bir yazma
üretimi içinde zaten. Burada bir seçme ve kalite kontrol sorunu
ortaya çıkıyor elbette: yayınevlerinin işlevlerinden biri seçici
olmak ve sattıkları ürünlerin belirli bir standardın altına
düşmemesini sağlamak. Yayınevlerini denklemden çıkardığınızda,
bu seçme ve kalite kontrol aşamasını atlamış oluyorsunuz. Bir
yandan daha çok seçeneğe ulaşabildiğiniz için iyi bu, ama bir
yandan da bunca seçeneğin içinde “iyi kitap”a ulaşmak çok
zorlaşıyor; iyi olabilecekken gerekli profesyonel katkıyı
alamamış çok sayıda kitap da güme gidiyor. Buna bir de
yayınevlerinin “dosya seli” altında kaldığını, iyi olabilecek
kitapların ezici çoğunluğuna emek ve zaman ayıramayacak durumda
olduğunu eklemek gerek.
g yayın grubu, bu
gözlemlerden yola çıktı. Dolayısıyla editörlük katkısını hem
yazan bireylere, hem de yayınevlerine sunmaya başladık. Bununla
yetinebilirdik, çünkü bu yeterince kapsamlı ve uzmanlık
gerektiren bir iş; ama bir kitap yayınlatmak ve okura ulaşmak,
bu kadar çok insanın yazdığı bir dünyada artık çok zor ve burada
da büyük bir talep var, insanlar herşeye rağmen fiziksel bir
nesne olarak kitabı, bir internet sitesine yeğ tutuyorlar. Bu
nedenle bir kitapla ilgili tüm süreci aşamalarına ayırdık ve her
aşama için hizmet sunmaya başladık. Buna bir kitabın
editörlüğünü yapmak, yayınlamak, tanıtımını yapmak, dağıtımını
gerçekleştirmek, temsilciliğini üstlenip başka yayınevlerinin
dikkatine sunmak, hatta kitabı bizzat yazmak da dahil.