“Ders
Çalışmak Lazım!”
Ayfer Tunç, Cem Akaş, Ömer Akgün, Cem İleri, Yekta Kopan, Levent
Şentürk,
Murat Yalçın, Özen Yula
Ayfer Tunç: 2000 yılını geride bıraktık, yeni bir yüzyıla da adım atmış
bulunuyoruz. Özellikle son yıllarda Türkiye'de edebiyat üretiminde niteliği
ayrıca tartışılmak üzere niceliksel bir artışın olduğu söyleniyor, kimileri
bunu çok sevindirici buluyor, kimileri “iyi de nitelik olmadıktan sonra ne
anlamı var?” diyor. Genel bir değerlendirme yapmamız gerekecek sanırım bununla
ilgili. Şöyle başlayalım mı acaba: Dünyada edebiyat, özelinde Türkiye'de
edebiyat... Önce, dünyada edebiyat ne, neydi, ne oldu, nereye gidiyor; sonra da
Türkiye özelinde değerlendirelim. Bu konuyu alt başlıklara ayıralım: Yazıda
açılımlar, yani edebiyat türleri arasındaki sınırlar kalkıyor mu, edebiyat
kendi başına var olabilecek mi, bir yok oluş sürecine mi girdi, yoksa dönüşerek
mi yaşayacak.
Cem Akaş: Yani derdimiz şu esasında. Başka dertler çıkmayacak anlamında
değil, ama, bir ülkede yaşıyoruz ve bu ülke de bu dünyanın bir parçası. Burada
da birşeyler yazılıyor. Uzunca bir edebiyat geçmişi olan bir coğrafya. Fakat bu
edebiyat, dünyanın diğer yerlerinde yazılan ve okunan edebiyatla bağdaşıyor mu?
Yoksa biz bir şey yapıyoruz da o insanlar aslında çok başka şeyler mi
yapıyorlar? Biz neyden ne kadar etkileniyoruz? Etkileşiyor muyuz? Dışarıya
açılıyor muyuz? Dışarıyı ne kadar kendi içimize alıyoruz? Kendi içimizde nasıl
etkileniyoruz, etkileşiyoruz? Edebiyat dışı alanlarda yapılan şeylerle ne kadar
etkileşiyoruz? Yaptığımız işi ne kadar iyi yaptığımızı düşünüyoruz? Daha iyi
nasıl yapılır? Yoksa aslında havanda su mu dövüyoruz?
A.T.:
İçimize mi bakıyoruz, yoksa dışarıya bakarak da mı içimize bakıyoruz?
“Türk Edebiyatı diye birşeyden bahsedilemez!”
C.A.: Ben
evrensel ölçütler söz konusu olduğunda,
Türkiye'de roman, öykü, anlatı dalında çağdaş anlamda bir Türk
edebiyatından bahsedilemeyeceğini düşünüyorum. İyi tekil birtakım yazarların
iyi tekil birtakım kitapları olduğuna, ama Türk edebiyatı diye bir şeyden
bahsedemeyeceğimize inanıyorum. Niçin? Çünkü birincisi, bence kendi ödevimizi,
dersimizi iyi çalışmadık. Teknik anlamda dünya çapında olacak bir yazarın sahip
olması gereken “ajilite”ye, teknik virtüöziteye, kıvraklığa ulaşmaya çok
çabalamıyoruz. Bu kendim için de geçerli, ama okuduğum pek çok insan için de
geçerli. Türkiye'de yazar olmayı çok kolay buluyorum. Ben on tane kitap yazdım
kimse bana niye kitap yazıyorsun demedi. Ve hiçbir şeyle hesaplaşmak zorunda
değilim: karakterlerimi nasıl yarattığımla hesaplaşmak zorunda değilim, bunlar
gerçekçi tipler mi, kurgunun arka planını, mekanı, zamanı nasıl oluşturuyorum, olay örgüsünü nasıl
geliştiriyorum, bunlar tümüyle afaki şeyler ve herkes de aynı afakilikle
yaklaşıyor zaten. Bunun bir göstergesi de var gibi geliyor bana, Türkiye'de
yazılan pek çok şeyin aslında “konvertibilite”si yok – bu para başka memlekette
geçmiyor. Yani yabancı bir insanın okumasını gerektirecek pek az şey var bence.
Ve bunun Türkiye'ye yansımıyor olması, Türk okuruna ve Türk yazarına yansımıyor
olması bizim çok kolayımıza geliyor.
Yekta Kopan: Peki dışarıda edebiyatının olduğuna inandığın ülkeler nereleri?
Cem Akaş: İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, Japonya, Hindistan...
Y.K.: Bunu
niye sordum? Çünkü son dönemde Hint ya da Hint asıllı birtakım yazarların dünya
piyasasında, dünya edebiyat arenasında yükselişi var.
C.A.:
Biraz, İngilizce yazıyor olmalarının, İngilizce üzerinden olmasının etkisi var.
Ama bir yandan da o “konvertibilite” dediğim şey var. Onların yazdığı şeyin bir
rayiç olarak dünya edebiyat ortamında bir eşdeğeri var. Bir standarttan söz
edilebilir. Ama bu illa iyi edebiyat - kötü edebiyat arasındaki fark değil.
Y.K.:
Biraz da içeriye bakmak diye düşünüyorum ben. En güzel örneği Güney Amerika
edebiyatı. G.A.E. İngilizce değil. Kendi dilinden kendisine doğru bakmayı
başardığı için ve bir de doğru zamanda baktığı için bu kadar gelişti.
C.A.: Biz
bunu da kötü yapıyoruz. Şimdi öyle bir şey çıktı son on yıldır: Biz de kendi
içimize bakmak, kendi malzememizi kullanmak, Türk olacak birşeyleri ortaya
çıkarmak için tribe girdik. Bence bu bir trip. Çünkü bunu yapma biçimimiz
yağmalama mantığını çağrıştırıyor bana. Kendi kendimizin oryantalistliğini
yapıyoruz. İsim saymak istiyorum: Elif Şafak, Nedim Gürsel, Ahmet Altan. Hatta
bu isimlerin üstünde saydığım Orhan Pamuk bile, bilinçli olarak bu seçimi
yapıyor. Yani Kapalıçarşı mantığıyla hareket ediyoruz. Terlik koyuyoruz okurun
önüne. Bunun da dışarıda alıcısı olacağını düşünerek yapıyoruz. Alıcısı olur mu
olmaz mı bu ayrı mesele, ama Türk edebiyatına, Türk insanına ihanet ediyoruz.
Murat Yalçın: Yani vitrinde başka bir mal var ama arkada mal başka.
C.A.:
Biraz öyle. Burada yazılanların sahiciliğini tartışmalı buluyorum.
M.Y.:
Katılıyorum.
Cem İleri: Başka bir açıdan yaklaşmak istiyorum olaya. Başka sorunlar da
var, dille ilgili sorunlar. Türkçenin kendi içinde tutarlı bir yapı oluştuktan
sonra, bazı avantajlı diller gibi dünya çapında bir yeri olması çok önemli
değil. Belki şiirimizde öyle bir sorun yok - şiirimizde belli bir hiza oluşmuş,
belli bir tutarlı üretim olduğu söylenegeliyor dil açısından. Romanda bunun
olmamasının sebepleri bence başka.
M.Y.: Dünyada
tanınan Türk yazarlarını düşünüyorum. Birkaç isim. Bunlardan hangisi Türk
diline nasıl bir katkı sağlamış, Türkçeyi nerelere taşımış. Baktığımda, şair
olarak ve Türk şiirine yaptığı katkıyı göz önünde tutarak Nazım Hikmet’i ayrı
tutuyorum, ama bir Orhan Pamuk'ta, Yaşar Kemal'de, Aziz Nesin'de kullandıkları
dil anlamında dünya çapında tanınmaları için herhangi bir gerekçe göremiyorum.
A.T.:
Acaba şöyle mi düşünmek lazım: Dünyadaki pazarlama teknikleri ve dünya
piyasalarında var olma şartlarına uygun olup da uygun ürün üretmek başka bir
şey, senin nitelikli ürününün o pazarlama şartlarına uygun olarak sürülmesi
başka bir şey?
C.A.:
İkincisinin koşulunun olmadığını düşünüyorum.
A.T.: Yani
Türk edebiyatı nitelikli olmadığı için pazarlanamıyor?
C.A.: Evet.
Y.K.:
Zaten Murat'ın söylediklerine bakmadan önce, yani “kim Türk diline ne derecede
katkıda bulundu ki, Türk dilini ne kadar geliştirerek kullandı ki dünya
edebiyatında yer bulsun” sorusuna bakmadan önce Cem Akaş'ın söylediğine bakmak
gerek. Cem çok radikal bir söylem
kullanarak inanmıyorum dedi. Böyle bir durum olduğuna inanmıyorum dedi. Bu
durumda asıl tartışılması gereken, “ürünü pazarladık mı pazarlayamadık mı”
değil. Buraya gelene kadar “biz ne yaptık”ı tartışmalıyız sanırım.
A.T.:
Cem'in söylediği de o. Biz bir şey yapmadık,
o nedenle sorunu pazarlama tekniklerinde aramamız doğru değildir.
Aslında nitelikli bir şey yapsaydık o pazarlama tekniklerinin üç beşiyle bile o
dünya edebiyatında var olduğunu söyleyebilirdik diyor.
C.A.:
Ayrıca Orhan Pamuk olsun, Nedim Gürsel olsun, bize bu pazarlama tekniklerini
kullanabileceğimizi de gösteriyorlar.
A.T.: Bir
de şöyle bir sınır koyalım mı? Edebiyat sonuçta bir pazar oluşturuyor,
edebiyatın var olabilmesi için de onun talebi olan bir ürün haline gelmesi
gerekir. Yani talep edilmesi lazım ki arz doğru noktada sunulabilsin, arz
yaratılabilsin. Biz şu anda tabii talebin çok üstünde bir arzla karşı
karşıyayız ama sorun, ürünün niteliği. Böyle bir söylemle edebiyatı konuşmak
istemem, söylemin bu olmaması lazım, ama ne yazık ki reel dünya ve Cem'in
verdiği örnekler bize önce bunu sorduruyor.
C.A.: Bir
de bir şey var ki onu tümüyle bakış alanımızın dışına atma olasılığımız var
gibi geliyor ve bu beni endişelendiriyor: Dünyayı düşünerek yazmak başka bir şey,
sadece Türkiye'yi düşünerek yazmak başka bir şey. Eğer dünya insanını düşünerek
yazarsan zaten radikal olarak başka türlü yazarsın. Bu, pazarlamadan farklı bir
şey, ama pazarlanabilir bir şey aynı zamanda.
Y.K.: Bu
nedenle, pazarlamadan farklı olan o şeye bakmak lazım. Mısır olayı var:
Mısır'da herhangi bir yazar ortaya çıkmadan önce Mısır edebiyatı diye bir şey
ortaya çıktı. Ya da Arnavutluk'ta aynı şey oldu. Bu pazarlamaya ilişkin bir
durum. Ama Türkiye'deki farklı.
Gelenekle Hesaplaşma
A.T.: Peki
o zaman şöyle bir sistemden hareket etsek doğru olur mu? Yanlışsa değiştirelim.
Eğer İstanbul'un üçte biri kadar nüfusu olan Arnavutluk'un bir edebiyatı varsa
ve bu ülkenin bir edebiyatı yoksa burada bir problem var demektir. O nedenle
önce bizim, kendi edebiyatımız diye bugüne dek var olan şeylerin ne olduğunu
değerlendirmemiz gerekir. Şiir ve anlatı olmak üzere iki düzlemde tartışalım.
İstersen şiir konusunda Ömer sen bir değerlendirme yap bize. Bugün şiir ne,
nerede, hangi düzlemde, bir kopuş var mı, nasıl bir kopuş var, bir hesaplaşma
söz konusu oldu mu? Bu temel bir soru, bu nedenle bütün alanlar için sormamız
lazım. Her kuşak, kendinden önceki kuşakla yüzleşti mi? Hesaplaşmak durumunda
mı, bunu yaparsa ya da yapmazsa ne kazanıyor?
Ömer Aygün: Her şeyden önce, her kuşak ister istemez kendinden önceki kuşağı
okuyor, o yüzden de ister istemez hesaplaşıyor. Bugün Türkiye'de şiire
baktığımız zaman, Türk şiirinin geçmişine baktığımız zaman farklı bir durum
ortaya çıkıyor düzyazıya kıyasla. Her şeyden önce güçlü bir geleneğin mirasçısı
durumunda bugün yazan okuyan herhangi biri. Romanda, evet, öyle değil. Böyle
zengin bir mirasın devamında olmak her zaman bir avantaj değil. Nitekim Cem'in
romanla ilgili olarak söylediği aksaklıklar, diyelim ki bu yerlileşme problemi
şiirde bence çok benzer bir biçimde bugün var. Yani yerlisi olduğun şeye bir
biçimde yabancılaşma ve sanki o yabancılaşma üzerinden yeniden yerlileştirme.
Bu, şiirde de var olan bir şey. Bu demektir ki, şiir elindeki mirastan
yararlanamıyor, çok büyük bir miras olmasına rağmen.
C.A.: Bu
mirasın ne olduğunu bile çok bilmiyoruz bence, İngilizlerin kendi miraslarını
bildiği ölçüde biz divan şiirimizi değerlendirmiş miyiz mesela?
Ö.A.:
Tabii ki hayır. Hatta daha da ters bir durum var: İsimleri, kolay
aktarılabilecek şeyleri, efektleri özellikle aktarmak. Yani diyelim ki bazı
şairlerin isimlerini kendi isminin önüne koyma eğilimi var. Bence bu olayın
üstünü kapatıyor, çünkü gelenekten yararlanıldığı izlenimini uyandırıyor.
Diyelim ki divan şiirine “göndermeler” yapmak, “etkilenme” lafı... Ben bunların
üzerinde biraz durmak istiyorum. Bence temel problemlerden bir tanesi,
etkilenmek. Oldukça da zor bir konu. Çok mekanik bir etkilenme biçiminin
geçerli olduğunu düşünüyorum Türk şiirinde, yani kolay aktarılabilecek şeylerin
aktarılması. Dolayısıyla esasında derin bir etkilenme olmadığını düşünüyorum.
Bu nedenle etkilenmekte bazı ayrımlar yapmamız lazım, yüzeysel ve daha derin
etkilenmelerin ne olduğunu biraz olsun tanımlayabilmemiz lazım. Bilmediğimiz bir
şiirle ya da şairle karşı karşıya olduğumuz zaman onun kimden ya da neden
etkilendiği, onu tanımlamada kullandığımız çok belirleyici bir araç oluyor. Bu,
şiirde bugün ön plana çıkarılan tek şey. Yani bir adam kendinin nasıl
tanımlanabileceğine ilişkin verilerden başka bir şey vermiyor.
A.T.: Ama
koordinatlarını da veriyor galiba konumlandırın derken, asıl problem sence bu
değil mi?
Y.K.: Ama,
anladığım kadarıyla, "koordinatları veriyor ama koordinatlardan sonra
yaptığı sıçramaları vermiyor, bir tek orijinde kendisini gösteriyor" diyor
Ömer. Doğru mu anladım?
Ö.A.:
Evet.
A.T.: Ama
bir yazarın ya da şairin kendi koordinatlarını vermesi ne kadar doğru bir
şeydir? Çünkü o koordinat her zaman gerçekle örtüşmeyebilir. Ben Nazım'ın
devamıyım diyorsun. Nereden biliyoruz? Hiç de değilsin. Alakan yok aslında.
Ö.A.:
Tabii, sorun tam olarak bu bence. Geçmişle ilişkimizde böyle bir sorun var.
Çalışmayla ilgili bir şey. Cem'in başta söylediği gibi, ders çalışmaya
dayanıyor bu sorunun çözümü.
C.İ.: Ben
düzyazı meselesine gelmek istiyorum. Tabii şiirle karşılaştırılamayacak bir
konu. Şiirin belli bir geleneği var,
düzyazıda gelenek yok, ama derin etkilenme meselesi başka türlü ele alınabilir
belki. Çok belirgin bir edebiyatımız yok dedi Cem. Birtakım isimler üzerinden
belki bugüne getirmeye çalışmakta fayda var. Bilge Karasu örneğini vermek
istiyorum ben. Benim için Türk edebiyatının en üstteki isimlerden biri. Vüs'at
O. Bener’i, Tahsin Yücel'i de sayabilirim. Bilge Karasu'nun yaptığı şey mesela,
ne kadar ders çalışmış, (herhalde hep gelip dayanacağımız kavramlardan biri
olacak bu ders çalışma meselesi) yapıtını gelenek dediğimiz, sadece yazı da
değil, bütün bir kodlama biçiminden, bütün görsel, zihinsel birikimle, olan
bitenle, kültürle, nesnelerle ne kadar ilişkilendirmiş? Bence çok derinde olan
bir şeyle ilişki kuruyor Bilge Karasu. Benim de örnek aldığım bir şey, herkesin
de onun kadar çalışması gerektiğine inanıyorum. Onun farklı disiplinlerle
kurduğu ilişkiler beni çok etkiliyor.
C.A.: Bir
de Bilge Karasu'nun etkilendiği gelenek diye bir şeyden bahsedeceksek, bu
gelenek herhalde Türkiye'yle sınırlı değil.
C.İ.:
Değil. Hangi gelenekten etkilendiği de çok önemli değil - ortada bir ürün var.
İyi bir ürün. Mesele bu. Çok kötü ürünlerle karşılaşıyoruz. İyi bir ürün ortaya
çıktığında da nereden geldiğine fazla takılıp kalmamalıyız. Gelmiş bir şekilde,
gökten zembille inmiş bile olabilir. Ama Bilge Karasu'nun da söylediği gibi
yapıta kendi içinde bakmak lazım. Ben onun farklı disiplinlerle kurduğu ilişkilerden
çok etkileniyorum. Örneğin çağdaş sinemayla, plastik sanatlarla, müzikle,
mimariyle ilişki kuruyor. Bence bizim en büyük sorunumuz bu. Yurtdışına ve
yabancı dillere kapalı olmak gibi herkesin bir oturuşta sıralayacağı sorunlar
değil. Esas sorun, bu tartışmanın kafamızda oluşmasının sebebi belki de,
disiplinlerarası bir mesele var, bütün sanatların iç içe girdiği bir ortam.
Bizde bu sorun var. Hiçbir alan diğerine bakmıyor. Diyelim ki şiirde olduğu
gibi resim konusunda kimse ağzını açıp bir şey konuşmuyor, müzikte de öyle,
mimaride de öyle. Levent'ten de buna ilişkin bir fikir bekliyorum.
Disiplinlerle ilişkimiz neden bu kadar kötü?
Ben oturup Batı edebiyatından birkaç isim sıraladığımda, bunların
hepsinin müzikte, sinemada, plastik sanatlarda hangi insanlarla bir arada
olduğunun listesi çıkarılabiliyor. Akımlar da böyle oluşuyor zaten. İş giderek
de karmaşıklaşıyor. İnternet ve medya araçlarının çoğalmasıyla ilgili bir şey.
Bu konulara bence girsek çok iyi olur.
Disiplinlerarası İlişki
A.T.: Önce
Levent bize şiir ve disiplinlerarası ilişki konusunda birşeyler söylesin, çünkü
alanda ciddi anlamda çalışan biri.
Levent Şentürk: Öncelikle, bugüne kadar pek fazla bir şey beceremediğim için daha
çok bunlar üzerine konuşmam gerekiyor. Benim mimariden verebileceğim çarpıcı
bir örnek var, dilsel kullanım açısından. Doğrudan maketler üzerinde ilk
bakışta yüzeysel efekt gibi duran, ama dilsel olanı çeşitli tasarımsal uzuvlar
olarak da kullanan bir isim var işte: Liebeskind. Yapıtında bu çok yoğun olarak gözüken bir şey. Liebeskind'in
kullandığı bir kodlama mantığı var: Sürekli aynı kelimenin tekrarına, sadece
noktalama ya da başka dilsel araçlarla onun bütününde bir metinmiş gibi
davranmasına yönelik bir şey. Bir tarafta bu türden işler var, bir tarafta da
öbek çizimleri var: Sanki harflerin üst üste yığışmasından meydana gelmiş, ilk
bakışta mimari gibi gözüken, ama gerçekte uygulanabilirliği olmayan şeyler. Bu
karmaşıklıkta bir dizi illüstrasyonu var. Böyle bir ölçeksel dizilim içerisinde
giderek uzaklaşıyor ve sonunda lineer bir yapıya ulaşıyorlar. Liebeskind'in,
dilsel denebilecek bir muhayyilenin de oldukça dışına düşen bu yapıtına bir
araştırma da denebilir. Bahsettiğimiz türler arasındaki sınırların yok olmasına
çarpıcı bir örnektir.
A.T.:
Şiirle ilişkini bize anlatır mısın? Sen aynı zamanda şiir yazıyorsun ve öyle
bir noktadayız ki büyük bir kavganın koptuğu bir dönem. “Şiir artık bitti,
yazılamıyor” savı daha fazla dillendiriliyor, diğer yazım türleri için bu çok
fazla söylenmese de .
C.İ.:
Daha önce de bahsetmiştik ya, en çok güvendiğimiz, Türk şiiri. Geleneği olan
bir tür. Sözel kültürden geldiğimiz için, şiir söylemeden geldiğimiz için bir
gelenek var. Düzyazıda bile kurtulamıyoruz şairanelikten. Dünyada şiir
yazılmıyor, ama bizim şiirimiz var. Türkiye'de şiir yazılıyor.
A.T.:
Kendimizi mi kandırıyoruz?
Ö.A.: Yine
de aslında hiçbir şey sizi çalışma sorumluluğundan kurtarmıyor. Bence gene
vurgulanması gereken şey bu: Ne türler arası ilişki, ne de mirasla kurduğumuz
ilişki bizim çalışma sorumluluğumuzu ortadan kaldırmayacaktır. Daha doğrusu
türler arası ilişki, mimariyle yazı arasındaki ilişki dile getirildiği zaman
tek başına beni heyecanlandırmıyor artık nedense. Yapılabilecek bütün
eşleştirmelerin yapılması benim için neredeyse hiçbir şey ifade etmiyor;
diyelim ki bir müzisyenin bir ressamdan etkilenmiş olması, bir yazarın bir
mimardan etkilenmiş olması benim için çok az belirleyici. Burada bir sınırlama
getiriyorum, türler arası ilişki evet belirleyici bir mesele bugün, ama ben
gene de işin niteliğine bakmak durumundayım. Örneğin şiir söz konusu olduğu
zaman Bilge Karasu'nun yanında ben Ece Ayhan'ın adını verebilirim ve Cem
İleri’nin Karasu hakkında söylediklerini olduğu gibi tekrarlayabilirim,
müzikle, sinemayla ve mirasla kurduğu ilişki açısından. Hatta mirasla kurduğu
ilişki - tam tersi gibi gözükse de...
C.İ.:
Mirasla kurduğu ilişkide şundan da bahsedebiliriz: Otuz yıl sürecek bir pusu
kurmaktan bahseder Ece Ayhan ve Ece Ayhan'la karşılaşan herkes de bu tuzağa
düşmüştür. Ben onun hep böyle bir tuzak kurduğunu düşünüyorum. Öyle laflar
ediyor ki bu adam hakikaten bunlarla ilgili geleneksel bir yapıyı dönüştürüyor
gibi bir izlenim ortaya çıkıyor ortaya ilk başta. Doğuyla Batı arasında, insanın yumuşak karnına dokunan, oralarda gezinen, insanı çarpan lafları var.
Ama bütün Ece Ayhan'ı okuduğumuzda hepsi aslında bir anlamı bütünlüyor en
sonunda. Bir yerde söylediğini başka yerde açıyor. Oradan bakıldığında Ece
Ayhan'ın kaynakları gelenekle, Türk şiiri geleneğiyle hiç alakası olmayan,
müzikle, 12 ton düzeneğiyle ilgili. Hiç kimsenin bu konularla ilgili en ufak
bir düşüncesinin olmadığı bir dönemde, 60'ların başında, 50'lerde bunlarla
uğraşıyor Ece Ayhan'ın şiiri. Referansları başından sonuna, o anda üretilen ve
çok azınlıktaki insanların ilgilendiği bir şeye yönelik. Gelenekle kurulan
ilişki onun için bana artık bitmiş bir mesele gibi geliyor.
M.Y.: Şunu
da sorabiliriz: Genç bir yazar ya da genç bir şair, gelenekten mi yararlanıyor
yoksa o dönemdeki üretimden mi? Dönemin modası ya da dönemin yenilikçi yönelimlerinden
mi yoksa gelenekten mi?
C.A.: O da
olur, o da olur. Bireysel olarak karar verilecek bir şey. İkinizin de
söylediklerinizin arasında benim çok önemsediğim bir şey var. Ece Ayhan için de
Bilge Karasu için de o standart klişe laf kullanılamaz: "Yeni biçim
arayışları deneyen". Çükü onun ötesinde Karasu. Oysa biz yazmaya
başladığımızda, Türkiye'de pek çok insan yazmaya başladığında, yeni biçim
arayışlarına girişmek onun var oluşunun yeterli sebebi olabiliyor. Ama olmaz
işte. Onun altında başka bir şey olmadan, o teknik donanıma sahip olmadan,
yazma eğiliminin altyapısını kurmadan olmaz. Biçim arayacağım diye biçim
aranmaz...
Ö.A.: Buna
küçük bir örnek vereyim. Ortadoksluklar gibi bir kitap on iki
tonculuktan, sinemadan bugün çok iyi görülebilecek etkiler taşıyor. Ama o kadar
derin bir etkilenme biçimi ki Ortadoksluklar'dan hareketle müzik
yapılabiliyor: Usmanbaş. Bence bu türler arası ilişkiyi ayakta tutan şeyin
ilişkinin niteliği olduğunu bu yüzden vurgulamamız gerekiyor.
A.T.: Bu
arada ben bir şey anlatacağım. Geçenlerde Gül Işık'la konuşuyorduk. İspanya'da
yaşıyor. Gül Işık dedi ki: Ben çok üzülüyorum, burada bir Türk edebiyatı
furyasıdır gidiyor dedi. Allah Allah dedim kendi kendime, Türkiye'de böyle bir
furya yok oysa ki. Kadıncağız şunu söylemek istiyor: Almanya'daki üçüncü kuşak
Almanca yazıyormuş ve onlar İspanyolcaya çevrilip orada yayımlanıyormuş, bu da
Türk edebiyatı olarak tanımlanıyormuş orada. Bir kere ortada özgün bir dil yok.
Almanca yazılıyor, İspanyolcaya çevriliyor ve Türk edebiyatını temsil ediyor.
Ve biz okumuyoruz. Bir şeyin çerçevesini çizelim, bence bu da çok önemli bir
nokta ve belki Cem'le asıl tartışmamız gereken nokta da bu olabilir: Şimdi
Almancada yaşayan üçüncü kuşak Türklerin İspanya'da Türk edebiyatı temsilcisi
olarak sunulmaları aslında kitlesel bir tanıtım. Unutmayalım ki Akif Pirinççi
de Türk yazar diye Türkiye'ye tanıtıldı. Bu adam bir kitle yazarıydı. Türkiye
bünyesi kabul etmedi ama Almanya bünyesi kabul etti,. orada çok sattı ve asıl
problem bana kalırsa günümüzde, belki katılmayacaksınız ama, nitelikli olanla
kitlesel olan arasındaki o ince ayrımın farkına varılmaması. Bugün bir sürü
edebiyatçının problemi o değil mi zaten: “ Şu çok satanlarla nitelikli edebiyat
ürünlerini ayırmanın bir yolunu bulsak.”
Y.K.: Öyle
bir dönem yaşıyoruz ki artık bilgi çok daha kolay ulaşılabilir bir şey oldu,
çünkü teknoloji bunu sağlıyor. Ama Türkiye’de doğru bilgiye ulaşmak konusunda
bizim hem yazar, hem de okur olarak doğru kitaba (doğru derken o okurun, o
yazarın doğrusuna) ulaşması için gerekli kaynaklar yok. Bakabileceğiniz ve
onları da bize baktırabileceğiniz sağlıklı bir eleştiri kurumu yok. Bu eleştiri
kurumunun olmaması dolayısıyla da kitlesel olanla edebi olanın birbirinden
ayrılmasını sağlayacak bir mekanizma yok. O yüzden kitlesel olanla edebi olan,
belki de bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de iç içe yaşıyor. Biz ayırt
edemediğimiz zaman, ayırt etmemizi sağlayacak mekanizmalar olmadığı zaman, ki
sağlıklı bir eleştiri kurumu da bu mekanizmaların başında gelir, o zaman biz
kendi dersimizi de doğru düzgün çalışamıyoruz.
A.T.:
İsterseniz burada ders çalışma konusuna geri dönelim. Cem'in söylediği çok
önemli: Çok kolay yazar oldum ben dedi. Neden bu kadar kolay, yazar olmak? Ve
ders çalışmaktan anladığımız ne?
C.İ.: Bir
kere yaş hep konuşulan bir şey. Batıya baktığımızda bizdekinden çok daha geç
bir yaş ortalamasında ilk ürünler verilmeye başlanıyor ve hemen alaşağı durumu
da var. İnsanlar yola çıkamadan, bir noktada belli bir sınıflandırmaya tabi
tutuluyor: Bu adam ne tür bir yazar? Siyasal roman gibi, tarihsel roman gibi
çok da anlam ifade etmeyen kategorilerde yazan insanlar, ben bir siyasal
romancıyım diye ortaya çıkınca listelere girmeye başlıyor.
C.A.:
Bu pazarın bir dayatması oluyor
aslında. O liste sürekli Ece Ayhan ve Bilge Karasu'ndan oluşabilecek bir liste
değil. Sürekli yeni bir malların gelmesi gerekiyor tüketilsin diye. Amerika'nın
yaşayan en iyi on romancısını sayabiliriz örneğin. Ama Türkiye'nin yaşayan en
iyi on romancısını saydığımız zaman aynı değerde olmadığını görüyoruz. Çok
ciddi farklar var.
Y.K.: Sen
oraları daha iyi bildiğin için daha iyi değerlendirebiliyorsundur: O on
romancının arkasındaki on, yirmi, otuz editör, o editörlerin altındaki
ajansları, o ajansların üstündeki yayınevlerinin sorumlularını da görmek lazım.
C.A.:
Bunu, ders çalışma sistemi içerisinde değerlendirebiliriz sanırım. Bir yazarın
editörüyle çalışması ders çalışma
biçimidir.
C.İ.:
Birtakım eleştirilecek noktalar var. Hemen onları eleştirip sıyrılıyoruz. Ben
kendim dahil, şu anda bu olay içinde bulunan herkesi suçluyorum. Bence eleştiri
kurumu da bizim dışımızda bir şey değil. Bir başkasının yapıtı hakkında bir şey
yazdığımızda eleştiri kurumu biz oluyoruz. Eleştirel bir göze sahip olmamız
yeterli. Disiplinlerarasında olma meselesi bence çok belirleyici. Bir yapıta
bakarken onun nelerle bağlantılı olduğunu görebilmek gerekir. Bire bir takip
edildiğinde, aynı şeyi farklı alanlarda insanların yaptığını görüyoruz. Bu
biçim meselesi de çok geyik bir şeydir aslında. Biçimsel arayışlar olsun ama
içerik de olsun. Bilge Karasu'nun yaptıkları ilk başta çok biçimsel şeylerdi
ama içeriği yok filan... Bunlar
kurtarmıyor bizleri. Calvino'nun yazdığı Görünmez Kentler biçimsel
açıdan çok aykırı bir roman. En son bizde işte somut bir örnek: Acı Bilgi.
Şimdiye dek bu tarzda bir roman yazılmadı. Belki de roman olduğunu iddia eden
bir yapıt. Ondan sonra birtakım olaylar oldu. Kimse bunun gerçekten bir roman
olduğunu, romanın böyle bir şey de olabileceğini kabul etmek istemedi. Onun farklı
disiplinlerle, farklı üretimlerle ne tür bir ilişkiye girdiğini gören, bunun
yapılmış ilk örnek olmadığını, Batıda bunun gibi bir sürü örnek olduğunu
belirten hiçbir şey yazılmadı. Sadece eleştiri kurumu değil, yazar çevresinden
de böyle bir ses gelmedi.
Y.K.:
Eleştiri derken söylediğim, bize yukarıdan bakan bizim de yukarı bakarak
görebileceğimiz bir kurum değil. Eleştiri kurumu derken her şeyden önce kendi
içimizde iletişimi kast ediyorum. Görünmez Kentler'de şöyle bir bölüm
vardır: Marco Polo'yla Kubilay konuşur. Kubilay, “Köprüyü ayakta tutan nedir?”
diye sorar. Marco Polo da, “Köprüyü ayakta tutan kemerdir, kemerin kavisidir,”
der. “Peki o zaman sen bana neden durmadan taşları anlatıyorsun?” “Çünkü kemere
o kavisi veren de taşlardır. Önce o taşları anlatmam lazım,” diye yanıt
verir Yani bizde o taşlar yerli yerinde
değil. Dolayısıyla o kemerin kavisi var mı yok mu, ya da doğru bir kavisle mi o
köprü ayakta duruyor? Köprü metaforunu her yere bağlayalım, geleneğe
bağlayalım, oradan Batıya bağlayalım ve
o göçer ruhumuzla kendi içimizde yarattığımız köprüye bağlayalım. Orada bir
kavis olması ve onun çok doğru olması lazım ki, biz oradan yürüyelim. Ondan
sonra kendi edebiyatımız diyelim, kendi fikirlerimizi yaratalım, kendi
yırtıklıklarımızı yapalım, geleneğe bağlanalım, gelenekten beslenelim
beslenmeyelim, özellikle disiplinlerarası ilişkileri oluşturacak hangi yolları sağlayabileceksek sağlayalım.
Özen Yula: Öyle karışık bir konuda konuşuyoruz ki, konumuz şu anda Türk
edebiyatının var olup olmadığıysa, bence Türkiye'de edebiyat var. Türk
edebiyatı demeyelim ama Türkiye'de edebiyat var. Bunun seçkin örneklerini
görüyoruz. Ama daha çok, dönemlerden söz edilir. Türkiye'deki edebiyat
denildiği zaman 50'li yılların sonlarından, 60'lı yıllardan, o dönemde
gerçekleştirilen biçim ve içerik arayışlarından bahsediliyor. Yurtdışında “Türkiye'de anlatı”
denildiği zaman verilecek örnekler de var bana göre.
C.A.:
Sayalım örnekleri. Adalet Ağaoğlu mu?
Ö.Y.:
Neden olmasın?
C.A.:
Dünyada kimseye Adalet Ağaoğlu'nu okutamazsın. Adalet Ağaoğlu'nun romanları
artık okunmayacak romanlar.
“Coğrafya Kaderdir!”
A.T.: Ben
derli toplu bir noktaya gelmek için bir küçük hatırlatma yapayım. Bizim sözünü
ettiğimiz edebiyatın Cumhuriyet dönemi edebiyatı olması zorunlu. Çünkü sonuçta
dünyada bizim gibi son yüz yıl içinde bıçakla kesilir gibi yazısını
değiştirmiş, alfabesini değiştirmiş ve geçmişle bağını bizim gibi koparmış kaç
toplum var Cem?
C.A.:
Dokuz!
A.T.: Biz
bir kere kesintiye uğramış bir toplumuz. Özellikle Cumhuriyet edebiyatımızın
başlangıcında bütün edebiyatımıza sirayet etmiş, bulaşıcı hastalık gibi bütün
yazarlarımızı etkisi altına almış bir hastalık var, bugün hala çözülememiş bir
problem: Doğu-Batı meselesi. Yani kendimizi nerede gördüğümüz. Bir Fransız genç
yazar, senin yaşında diyelim, senin kadar kitabı olsun, onun yaşadığı
topraklardan kaynaklanan çok avantajları var. Tanpınar'ın o ilahi cümlesini
söylemeden edemeyeceğim: Coğrafya kaderdir. Coğrafyamız bizim tarihimizdir.
Dolayısıyla kendimizi yargılarken, eleştirirken acımasız olalım ama bazı
verileri mutlaka göz önünde
bulunduralım. Yazı devrimine geçmeyi bize sormadılar ki, geçmişlerdi zaten.
Y.K.: Yazı
deviminden sonra da en az dört beş kez dilde yaşanan değişikliklere de dahil
olamadık.
A.T.: O
hala devam eden bir tartışma... Devam edelim: Yazı devrimi yüzünden bağlarımız
kopmuş. İkincisi, her ne kadar biz siyasi anlamda çok büyük bir imparatorluktan
geldiğimizi, müthiş bir geleneğimizin olduğunu, yönetim biçimimizi, hoşgörümüzü
filan parlatarak kendimize anlatıyorsak da unutmamamız gereken bir şey var,
Anadolu diyebileceğimiz Misak-ı Milli sınırları içine geldiğimizde herhalde
okuma yazma oranı yüzde yirmiden azdı. Acaba o dönemde Fransa'da, İngiltere'de
okuma yazma oranı neydi? Eşit olmayan bir gelişmeden söz ediyoruz sonuçta. Biz
edebiyatımızı, sanatımızı, her şeyimizi bu eşitsiz gelişmenin üzerine inşa
etmek zorundayız. Biz hızla yol almak zorundayız. Adamlar dört yüz yıldır roman
yazarken, 19. yüzyılda ilk roman çevirisi yapıldı Türkiye'de.
C.A.:
Tamam da bunlar bizim özürümüz olamaz. Şöyle dersek özür olabilir: Biz bu
masadakiler, her birimiz bireysel olarak okumaya yazmaya başladığımızda bizim
okuyacağımız hiçbir şey yoktu, Türkçe olsun başka dillerde olsun, her şeyi
kendimiz yaratmak zorunda kaldık. O zaman eyvallah.
A.T.: Ama
Cem şunu söyleyeceğim: Bir edebiyat mirasından söz ederken Cumhuriyet edebiyatı
mirasından söz ediyoruz, yüz senelik mirastan...
C.A.: Ben
ondan söz etmiyorum.
Y.K.:
Fransızlar Victor Hugo’yu okuyorlardı, Racine’i okuyabiliyorlardı.
C.A.:
Bizim de okuyacak şeylerimiz vardı.
Y.K.: Ne
vardı?
C.A.: Sen
neyi okuyamadın mesela?
Y.K.:
Eskilerden söz ediyorum. Gelenek oluşturacak yazarlardan.
C.A.: Ben
de onu anlatmaya çalışıyorum: Gelenek sadece bir coğrafyanın sınırları içinde
kalan bir gelenek olmak zorunda değil ki, Bilge Karasu'nun geleneği Türk
insanının geleneği mi, Enis Batur'un geleneği Türk insanının geleneğiyle mi
sınırlı? Değil. Yani gelenek senin seçtiğin atalardan oluşan bir şey;
geleneğini geriye doğru sen seçersin. Sabahattin Ali'nin geleneğinden ne olacak
allahaşkına?
A.T.: Ama
böyle düşünmemeliyiz. Başka bir şeyin altını çizmek lazım. Türkiye'de eleştiri
kurumu var mı, yok mu tartışılıyor. Biz şu anda kargaşanın, kaosun yer aldığı,
nitelikle niceliği ayrıştırma güçlüğü çektiğimiz bir dönemden geçiyoruz. Peki
böyle bir dönemde şuna bakalım: Senin hukukun ne durumda, senin ekonomin ne
durumda, senin eğitim sistemin ne durumda? Yani ben kendi edebiyatımı ve
gerekse dünya edebiyatının nitelikli örneklerini daha dokuz yaşımdan itibaren
okumam gerekirdi. Ama benim karşıma çıkarılan öyle bir eğitim sistemiydi ki,
bunları hiçbir zaman okuyamadım. Bunları okumam gerektiğini algıladığım yaşa
geldiğimde, artık okuyacağım o kadar çok kitap vardı ki arayı kapatmam çok
zordu. Çok haklısın, ders çalışmak gerekir Cem. Ama coğrafyamızın bir kader
olduğunu bir mazeret olarak ileri sürmesem bile bunu da aklımızın bir köşesinde
bulundurmamız gerek.
M.Y.:
Bence sorun, birtakım problemlerin çözümlenmeden devam etmesinde. Şinasi'nin
baş lattığı mücadele hala devam ediyor: Türkçe mücadelesi. Doğu - Batı meselesi
bugün hala var. Bunları biz gençler olarak konuştuğumuzda yine aynı problemleri
görüyoruz. Kaçarak başka bir noktaya gidemiyoruz, sürekli onun içine düşüyoruz.
C.İ.: Başka bir şey daha konuşabilelim. Birtakım
örnekler sayıp duruyoruz. Cem'e de o yüzden çok katılıyorum, o kadar açık ki
aslında. Batılı örneklerde nasıl bir üretim var? İnsanların çok kişiselleşen
bir üretim anlayışı var. Bugüne bakmak lazım bence. Okumayla da edebiyat
olmuyor zaten, insanlar birbirini okuyarak yapıt üretmiyor. Bir adamın bütün
eserlerini okuma şansımız bile yok. İnanılmaz bir tempoda yaşıyoruz. Çok daha
güncel, gündelik hayattan çıkacak malzeme. Ve farklı disiplinlerde bu çok daha
net. Başka alanlara baktığımız zaman Türkiye'de müzikte, plastik sanatlarda bu
tür üretimler yapan insanlar görüyorum, hiza yakalanmış durumda. edebiyatta.
bunun az olmasının sebebi ilk başta saydığımız nedenlere bağlanabilir tabii. Bizim
dille ilgili, gelenekle ilgili sorunlarımız var.
Y.K.:
Ayfer'in söylediği, benim ırkı da işin içine kattığım o coğrafyadan gelmenin bize yerleştirdiği birtakım sorunlar
olduğu konusu. Göçer ruhun genlerini taşıyoruz. DNA'larımızda o var. Bu önemli
bir fark hala. Batıyla aramızdaki en önemli fark belki de bu.
Ö.A.:
Genetikte büyük ilerlemeler var. Öyleyse bunlara da umut bağlayabiliriz!
Y.K.:
Tabii tabii, doğrudur. Tıpkı saçlarımızın koyu renk, boyumuzun kısa olması
gibi. Disiplinlerarası etkileşimler, disiplinlerarası okumalar, bütün bunlardan
yola çıkarak çalışma derken, senin kafandaki çalışma tipi nedir?
C.A.: Bana
iki tane çalışma tipinden bahsediliyormuş gibi geldi şimdiye dek. Biri Cem
İleri'nin parmak bastığı şey: Bir yazarın başka sanat dallarında, başka yaşama
alanlarında ortaya konan üretimi takip etmesi ve olumlu anlamda kendine
yontması. Bir tanesi de benim götürmek istediğim bir şey: Kendi sanat alanının
içerisinde neler olup bittiğini öğrenmek, o sanatsal üretim tekniklerinin
ustalığını kazanmak ve iyi yazar olmak.
Y.K.: Ben
bir o kadar da hayatla ilişkisi üzerinde durmak gerekir diyorum; hayat derken
çok gündelik ve hatta popüler hayattan, politikadan, ekonomiden bahsediyorum.
C.A.: Peki
şunu mu diyorsun? Yoz bir hayat yaşıyoruz ve o yüzden edebiyatımız da yoz.
Y.K.: Yoz
bir hayat mı yaşıyoruz bilmiyorum ama özellikle son zamanlarda olgular
arasındaki geçişler çok hızlı olmaya başladı. Sıçrama süreci çok kısaldı. Bütün
olgular derken sanattan da edebiyattan da bahsediyorum. Gündelik hayattaki her
olgunun arası çok dar. Dolayısıyla bir şeyi bitirmeden bir sonrakine geçmek
zorunda kalıyoruz. Bu hayat, belli bir şey üzerine yoğunlaşmak, belli bir şey
üzerine düşünmek ve onu almak, vermek
şansını tanımıyor. Bunu tabii ki teknoloji de çok fazla körüklüyor, büyütüyor,
besliyor. Olumlu anlamda değil. Dolayısıyla bu tabii ki bir yozluk getiriyor.
Ama bu yozluğun başka nedeni Türkiye sınırları içinde, Ayfer'in biraz önce
söylediği gibi biz neredeyiz, Doğuda mıyız Batıda mıyız konusunun hala bizde
yerleşmiş olması. Kendimize nereden bakmamız gerektiğini hala bilemiyoruz.
Ö.Y.:
Kendimize buradan bakmak zorundayız. Çünkü biz buradayız. Somut olarak buradan.
Biz ne Doğudayız ne de Batıdayız.
Y.K.:
Ancak gündelik hayatın içine girdiğimiz zaman kendimize olduğumuz yerden
bakabileceğiz. Olduğumuz yerden...
C.A.: O
zaman benim sahicilik dediğim şeyden bahsediyorsun.
Ö.A.: Ama
sahicilik de çok bağlayıcı bir kavram değil mi? Üzerinde konuşulamayacak ve
darbe vurulamayacak bir kavram değil mi?
C.A.: O
olmadan da konuşabiliriz ama o kavramın getireceği önemli bir şey var bence.
Sahici olmayan örnekler var, Elif Şafak gibi. Sahicilik kıstasım yoksa elimde,
Elif Şafak'ı niye harcıyayım boşu boşuna. Tatlı kız, yazdığı şey de okunuyor
Allah için.
C.İ.:
Levent Şentürk’ü alalım. Örnek çok açık. Bir kitap yazdı ve yayımlattı. En son
getirdiği bir örnek var.
L.Ş.: Ulyssess'te
geçen bir şey üzerine. Dört harfli dalga diye bir şey var, çok laf arasında bir
şey. Ben ondan yola çıkarak harflerin sürekli peş peşe dizilmesiyle ilgili bir
şey yaptım.
C.İ.: Bu
tarz örnekler batıda da var, Michel Butor gibi. Birtakım şeyler var ki bunlar
hakikaten, Kitap-lık dergisini okuyan insanlar açısından, onun nasıl bir
dergi olduğunu, ne gibi ürünlere yer verdiğini bildiğim için, abuk sabukluk
olarak anlaşılacak, bu çok açık. Koskoca bir Calvino gibi bir adamın,
Türkiye'de bile popüler olmuş bir adamın bile içinde yer aldığı bazı
yaklaşımlar var. Bu gibi yaklaşımları anlamak için bile bir çaba sarfedilmiyor.
Ö.Y.: Bu
daha farklı bir alan ama, özür dilerim sözünü kesiyorum. Bunlar oyundan haz
alan kişiler için, yani edebiyatın farklı aşamalarını geçmiş kişiler için
getirilebilecek bir alan. Ama bunlar edebiyatın daha dışında, daha farklı bir
alanda değerlendirilmesi gereken deneyler. “Concrete poetry”den gibi, artık
tamamlanmış örnekler bunlar, gerçi hala bazı şairlerin yapıtlarında “concrete
poetry” örnekleri görüyoruz, ama bunlara gene Batı açısından bakacak olursak
70'lerde artık neredeyse son bulmuş. İşlevini tamamlamış yapılar Türkiye'ye
daha geç geliyor.
C.İ.: Ama
Levent’te uç örneğini gördük. Bu bir yelpaze. Bunların hepsine aynı anda yer
verilmesi gerekiyor. Bu yelpazede her ürüne, her tür müziğe yer vermemiz lazım.
“Bu edebiyat dışı, bu gerçek edebiyat değil, bu Tanpınar’la ilişki kurmuyor, bu
gerçek sesle ilişki kurmuyor” diye laflar var ve böylece sürekli
sınırlandırılıyoruz. bu şekilde yazamayız. Levent bunları yazıyordu bir ara.
Ö.Y.:
Deneyi daha farklı bir anlamda kullandım. Özellikle bu son dönemde çeşitli
kavramların iç içe geçmesinden, çok geçişken olmasından bahsederken belirli
şeyleri sabit tutmakta da fayda var. Yalnızca geçişken olsun diye olmaz.
Hepimiz performans deyince farklı şeyler algılıyoruz. Çünkü hepimizin
performans anlayışı değişiyor, ya da gördüğü örnekler değişiyor. Başka
kavramlar da var böyle. Örneğin etik değimizde de herkes farklı şeyler anlıyor.
Ben de biraz sabit bırakmak gerektiğini düşünüyorum.
Normal Sanat – Avangard Sanat
Y.K.:
Biçim meselesine gelelim. İçerik olmadan biçim hiçbir şey ifade etmez lafını
açmak lazım bence. Bizim de denediğimiz şeyler bunlar.
C.A.:
Senin getirdiğin eleştiri, ders çalışma hikayesinde söylediğime benzeyen bir
şey. “Continuity”,
yani süreklilik dersek ve şöyle bir çizgi çizersek, sen şu ileri noktasına
bakıyorsun aslında. Tarihsel kategori olarak almayın ama “avangard”dan
bahsediyorum, ileri olandan, yenilikçi arayıştan. Bir de şurada bir orta alan
var, “normal sanat”ın barındığı. Bir öncelik olarak söylemiyorum, bu olmasın
önce şu olsun demiyorum, ama şu orta alanda yenilir yutulur üretim olmaması
benim asıl derdim. Ders çalışmaktan kastım da o. Kuhn’un kullandığı “normal
bilim” kavramını uyarlıyorum bu tartışmaya - normal edebiyat üretiminde biz
zanaatımıza yeterince vakıf değiliz gibi geliyor. Yeterince iyi cümle kurmasını
bilmiyoruz, diyalog ne demek yeterince bilmiyoruz, bir karakter nasıl
geliştirilir çalışmıyoruz, öyküde arka plan nedir üzerinde yeterince
durmuyoruz.
M.Y.:
Mesela ilkokulda öğretmen bir vazo koyardı masaya ve bütün sınıf onu çizerdi.
Keşke Türkçe dersinde de o vazoya herkes birer sayfa metin yazsa. Böyle bir
eğitimden gelmemişiz, böyle bir çalışma yapmamışız hiç. Yani bir yazar yazmaya
ilk başladığında, ilk temrinlerinde buna benzer şeyler yapar mı, yapıyor muyuz?
Bir iki yerde öykü ve şiir yayımladıktan sonra yazar olmak, Cem'in de dediği
gibi, kitap çıkarmak çok kolay. Ama
ondan sonra bu tehlikeleri, yazan kişinin kendisi kendisini iyi okuyabiliyor
mu?
A.T.: Bir
yazar oldum ben tamam dediği zaman orada duruyor ve asla ne kedine, ne
başkalarına ne de ileriye bakmıyor.
C.A.: Umay
Umay buraya ikinci kitabını getirdi; verdiği mektupta, “Ben kendisini
ispatlamış bir yazarım, bu kitabı artık basarsınız herhalde,” diyordu. Yalnızca
şişmiş ego durumu değil bu.
A.T.:
Acaba bir yazarın birinci derecede ders çalışması, kendini tarif ettiği alan ya
da kendini çizdiği ödevle mi sınırlı olmalıdır, yoksa içinde bulunduğu durumun belirlemesiyle mi ilgili
olmalıdır? Birincisine evet diyeceksiniz herhalde. Kendisi için bir tanım
yapmıştır, bir çalışma planı yapmıştır, bunu o toplum, o okur kitlesi zirveye de çıkarmış olsa kendini
yeterli bulmuyor olmalıdır, ders çalışmaya devam emelidir. Ama bizde şunu
görürüz: İyi eleştiriler alınca biter. Artık ders çalışmak, kendiyle ilgili
problemlerini çözmek, ya da kendine
problem yaratıp onu çözmek eğiliminde olmaz genellikle.
C.İ.:
Cortazar'ın edebiyatı, Perec, Calvino, isimleri sıralayalım, bunları
anlayabilmemiz için çok farklı bir okuma tekniği geliştirmemiz lazım. Burada
öyle bir tartışma da yapsak çok kötü
sonuçlar elde ederiz. Herkes bir yapıtla ilgili bir okuma geliştirsin denince,
çok güzel bir dili var, kılçıksız bir Türkçesi var gibi birtakım laflar geleceğini düşünüyorum. Hiçbir konuda bu
şekilde okuyamıyoruz. Orada nasıl üretildiğine bakmamız lazım. Üretimle ilgili
yazı yazılmıyor. Leyla Erbil'in sesle kurduğu ilişki, Bilge Karasu'nun
görünürle, ikona sanatıyla, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı gibi
yapıtlarında minyatürle kurduğu biçimsel ilişkiler...Görüntüyle, sinemayla vb.
ilgili bu tarz okumalar yok.
C.A.:
Ayrıca Faulkner'ın Dante'den nasıl etkilendiğini de yazabilirsin. İlla edebiyat
dışına taşmak zorunda da değilsin.
Ö.Y.:
Güzel bir örnek verdin. Ama pek farklı alanlardan değil, üretimler arasındaki
plandan yola çıkmak gerekiyor galiba. Kılavuz’da kahramanların adı
İhsan'la Mümtaz, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur’undaki kahramanların adı
da İhsan'la Mümtaz. Onunla onun arasında ne tür koşutluklar, ne tür parodiler
var? Esprili anlamda değil söylemeye çalıştığım parodi.
C.İ.:
Mesela tarihsel roman diyoruz. Batının bizden beklediği bir tarz var.
Uluslararası alanda ne isteniyorsa, çeşitli coğrafyalarda o veriliyor. Bu
veridir. Bu veri üzerine başka bir roman yazılabilir. Bu olayla dalga geçen,
bunun üzerine bir üst metin olarak ortaya çıkan ama aslında bu olayla dalga
geçen “oryantalist” bir roman yazılabilir. Bunun gibi her alanda bizim içinde
bulunduğumuz koşulları içine alan, kader dediğimiz şeyle dalga geçen birtakım
stratejiler geliştirilebilir. Cem sen de yaptın böyle şeyler...
C.A.: Evet
ama parodiyle sınırlayamayız kendimizi.
Ders Çalışmak
Ö.A.:
Bence dil meselesine de değinebiliriz, çünkü çalışmayla bire bir ilişkisi olan
bir şey. Çalışma dediğimiz şeyi geniş tuttuk, birçok şeyden etkilenebilmek,
birçok sanat dallarıyla ilişki kurmak, birçok şeyi okumak. Şimdi biraz daha
daraltsak ne dersiniz diyorum. Yani yazı yazma çalışması... Yazı yazmanın
çalışması.
A.T.:
“Temiz bir Türkçe ile yazmış”. Bütün eleştirilerin ilk cümlesi kitaplar
hakkında. Arka kapaklarında yazar: Pırıl pırıl Türkçesiyle... Bir klişe haline
geldi Türkiye'de ne yazık ki. Eleştiri dediğimiz şey bunun üzerine çıkmıyor.
Yine ne yazık ki Türkiye'de söylemekten kimsenin rahatsızlık duymadığı bir
cümle var: Çok namuslu bir adam. Böyle
bir şey olabilir mi? Bu ikisi birbiriyle aynı şey. Namuslu olmak insan olmanın gereğidir zaten. Ama çok dürüst adam.
Her şey bir yana çok dürüst bir adam! Ülkenin kaderine yön verecek bir adamdan
söz ediyoruz diyelim ki ve “Çok namuslu bir adam” diyoruz. Zaten başka türlü
olması düşünülebilir mi?
Ö.A.:
Normal bir Türkçe kullanıcısı olarak dili iyi kullanmak, iyi dilekçe yazmak
örneğin, başka bir şey, yazarın dil üzerinde yapacağı çalışma başka bir şey.
Bir örnek: Ece Ayhan'dan başladım oradan devam edeyim: Abiler meselesi.... İlla
Yahya Kemal'in Türkçesinden, “doğru” Türkçeden, Zeki Müren’in Türkçesinden
bahsetmiyorum. En geniş anlamıyla Türkçeden bahsediyorum.
C.A.:
Kulak belki de...
Ö.A.: Evet
olabilir.
C.A.:
Çünkü örneğin öyküde ve romanda bence problemlerimizden biri de bu. Kulak
geliştirme egzersizlerimiz pek yok. İnsan konuşturma eğitimimiz çok az. Yani
gerçek dil gibi tınlayan diyalog oranı nedense çok düşük. Bu örneğin ABD'de bir
yayıncının asla kabul etmeyeceği bir şeydir. “Normal” romanımızda diyalog kötü,
böyle konuşmuyor insanlar. Bu mesela avangard bir diyalog kurmaktan önce
geliyor benim için. Doğrusunu yapın ilk önce ki...
Y.K.: Ya da doğrusunu yapmak isteyen önce bunu
yapsın. Birdenbire avangard olunmaz.
C.İ.:
Bence birden avangard olunmaz cümlesi bile çok yanlış. Bir şey yazarsın ve o
bir şeye dönüşür. Nota bilmeyen birtakım adamlar var ve müzik üretiyorlar.
Bugünlerde en çok duyduğum şeylerden biri: Resim yapamıyor, bu adam sanattan ne
anlar? O adam fotoğrafçı, tiyatrodan geliyor, sinemadan geliyor, kamera
kullanıyor ve görsel sanat üretimine katkıda bulunuyor. Resim yapmayla hiç
ilgisi yok. Yıllardır duyuyoruz: Avangard öyle olmaz. Adım adım avangard olmaz.
C.A.: Evet
de abi, değerlendirmeyi olanaksızlaştıran bir uç noktası var bunun. Her
yapılana “sanat” diyebilirsin, ama o zaman “sanat” kategorisini ortadan
kaldırmış olursun. Faydası kalmaz. Ben zanaatın yadsınmasını kabul edemiyorum.
M.Y.:
Yazarlık dediğimiz o zaten. İlk ortaya çıkan sayfanın üzerinde çalışılan şey,
yazarlık orada başlıyor.
C.A.: Ben
Cem İleri'ye şunu sormak istiyorum. Söylediğin şey, yazı üzerinde bir yerden
sonra çalışmamayı getirmiyor mu? Bir yazar kendi yazısı üzerinde neden çalışsın
ki yoksa? İlk yaptığı haliyle neden bırakmasın?
C.İ.: Ama
ben bunun zaten olması gereken bir şey olduğunu düşünüyorum. İlk kitabını
yayımlayarak, sonra ikinci öykü kitabı, sonra roman, ondan sonra da avangarda
geçmek aşaması... Böyle olmaz ki.
C.A.: Önce
Chaucer gibi yazacağım, ondan sonra
Shakespeare gibi yazacağım, tabii ki öyle bir şey yok.
Ö.Y.:
Bilge Karasu’nun üniversitedeki okuma derslerinde söylediği şey: Şu kibrit
kutusunu dört satırda anlatın der. Ama bunu yaparken bile, bunu öğreten kişi, o
aşamalardan geçmiştir ve yetkinliğe
ulaşana dek klasik anlamda işin tekniğini yapmıştır. Ondan sonra, belli bir
yetkinlik düzeyine ulaştıktan sonra, zaten zor yazan ve zor yayımlatan birisi
olarak, öyle yayımlatmıştır. Benim söylemeye çalıştığım o. Birdenbire avangard
olunmaz derken denilen şey de bu. “Yazdığım metin avangard.” Çok güzel!
Türkiye'de pek çok insan şiir yazıyor; bir tanesi, alta doğru kısalan dizeler
yazıyor, en alta bir harf yazıyor. “Ben ne güzel avangard yaptım” derse ona da
avangard denmez.
A.T.: Ders
çalışma meselesinden bir miktar özet çıkaracak olursak: Bir tanesi pratiğe
ilişkin bir mesele; bir yazarın kendi alanında ders çalışmakla yükümlü olması.
Diğeri de çevresinde olup bitenlerle ilgilenmesi. Bir şey soracağım: bu geniş
alan, yani normal edebiyat dediğimiz
şeyler, bizim bir bakışta tartamayacağımız kadar niteliksiz ürünlerle nitelikli
ürünlerin karışmış olduğu bir öbekten oluşuyor ise, ne kadarı ile meşgul olmak
zorundayız? Kendi adıma ben hepsiyle meşgul olmak istemiyorum.
C.İ.:
Nasıl ayıracağız peki? Birisi de desin ki, şu şu şu iyi, bunları oku. Çok
teşekkür ederim ona! Birini mi tutsam acaba? Büyük bir problem yaşıyoruz. Bu
orta nokta o kadar çok ürünle dolu ki, bunun içerisinde iyiyi nasıl seçip
okuyacağız veya izleyeceğiz?
Y.K.: Ben
aslında Cem Akaş'a sormak istiyorum. Bunun olmasını sağlamak için galiba ilk
koşul o orta alandaki ayrıştırmanın doğru yapılması. Bunu dediğin gibi
birbirimize bakarak, birbirimizi doğru okuyarak mı yapacağız, ya da başka bir
şey gerekiyor mu?
A.T.: Çok
somuta indirgeyeyim mi? Sen bu ortadaki yoğunlukla ilgili dersini nasıl
çalışıyorsun?
C.A.: Önce
senin daha önce söylediğin bir şeye dönmek istiyorum. Koşullarla ilgili bir şey
bu. Türkiye'nin geçirdiği hızlı sosyal
dönüşüm biraz da insanları yazmaya iten sebepleri de değiştirdi:
Normalde insan yazarak zengin olmayı, yazarak ünlü olmayı düşünmemeli bence.
Yani yazmaya başlamasının sebebi ünlü yazar olmak olmamalı. Ne yazık ünlü bir
pop yıldızı olmak gibi yazarlık da Türkiye'deki haftalık dergilerin,
gazetelerin bilmem ne sayfalarında görünmenin, resminin çıkmasının, insanların
onu tanıyıp cazip bulmasının, doğrudan cinsel cazibeden bahsediyorum,
araçlarından birisi haline geldi. Bütün dünya 80'lerden itibaren paranın hükmü
altına girdi. Türkiye bu dönüşümü geç yakaladı ve çok hızlı yaşamaya başladı.
Belki ahlaktan, hukuktan bahsederken
vurguladığımız çöküntünün çok somut bir göstergesiyiz işte: Aynı olgu yazmak
isteyen insanlar, ünlü olmak isteyen insanlar düzeyinde de görülmeye başladı.
Benim işaret etmek istediğim, endişe yaratıcı bulduğum unsur şu: Bir insan
yazmaya başlarken yazının kendisi bir amaç olmazsa eğer, ya da bir meselesi
yoksa, meseleyi yazıya dökmek değilse eğer onun yola çıkış amacı, o zaman zaten
buraya kadar konuştuğumuz her şey geçersiz hale gelir. Ne zanaatı konuşuruz, ne
avangardlığı; gerek de kalmaz. Çünkü onun sistemi zaten kurulmuş durumda.
Okumak isteyen bir kitle var, o kitleye sunulması gereken ürünler var; o
ürünler ne olursa olsun, istediği kadar pespaye olsun bazıları daha çok öne
çıkacak. Genel üretimin niteliği ne olursa olsun bulardan bazıları hep daha çok
okunur olacak. Yani bazı kitaplar her zaman on bin satacak. Ne kadar kötü
olurlarsa olsunlar! O, pazarın getirdiği bir mantık çünkü. Kitleye mal üretmek
zorundasın ve o malın bir kısmını şişirmek zorundasın. Artık doğru nedenler
yüzünden yazmaya gitmiyor insanlar.
A.T.: Ama
sorumun yanıtını alamadım! Soru şu idi: Sen ortadaki alan konusunda nasıl bir
çalışma izliyorsun, nasıl ders çalışıyorsun?
C.A.:
Birincisi için hemen hemen hiçbir şey yapmıyorum. Nitelikli ya da niteliksiz
bulduğum şeyler hakkında hiçbir şey yazmıyorum. Hiçbirimiz yazmıyoruz aslında:
ben Özen üzerine yazmıyorum, Özen Ayfer üzerine yazmıyor, sen Yekta üzerine
yazmıyorsun... Ama yazmamız gerek. İkincisi, kendi zanaatımı, becerimi geliştirmek. Bir karakter nasıl
yaratılır? Bir soyut kavram nasıl bir
öykü içerisinde o soyut kavramdan bahsedilmeden işlenebilir? Mesela utanç
konusunda nasıl bir öykü yazarsın ki içinde hiç utanç sözcüğü geçmez ve o
utançtan harcıalem olmayan bir şekilde bahseder? Bunun gibi egzersizler. Okumak
bunun yollarından bir tanesi. İlla kendin yaparak değil, “başkası nasıl
yapmış”ı inceleyerek... Faulkner The Sound and the Fury’deki o delinin sesini
nasıl kurmuş mesela?
Ö.A.:
Bunun dışında dinlemek... Resme bakmak,. müzik dinlemek ve belki birkaç şey
daha anladığım kadarıyla çok belirleyici oluyor. Örneğin bir yazarın yapıtına
baktığınız zaman onun müzikle nasıl bir ilişki içinde olduğunu tahmin
edebilirsiniz .Bence bu anlamda Cem İleri'ye katılıyorum; çalışmanın ve
zanaatın bir kısmı da bu. Ne var ki
zanaat egzersiz, ders çalışmak gibi bir metafor anlamında dolaşan bir söz
genellikle burada.
C.A.: Yoo,
ben hiç metafordan bahsetmedim. Doğrudan masaya oturup egzersiz yapmaktan
bahsediyorum.
Ö.A.:
Tamam öyle olsun. Ona yine de ben bir mesafe koymak istiyorum, meseleyi biraz
mekanikleştiriyor. Demin Özen'in verdiği örnek: Kibrit kutusunu masaya koyup
onu üç dört cümlede anlatmak... Bunları bence esasen tırnak içinde söylemek
mazım. Tırnaksız söylemek bana çok doğru gelmiyor. Çünkü bir yazı, bir yazabilme durumundan çıkabildiği gibi
yazamama durumundan çıkar daha ziyade. Bu olanaksızlık senin dediğin çıkış
noktasının sahiciliğini belirliyor: Ünlü olmak değil yani, sağlıklı bir
meselesi var diyorsun ya... Olanaksızlığı ortaya koymak daha belirleyici, daha
önemli.
C.A.:
Fakat farklı düzeylerde olanaksızlıklardan bahsediyoruz galiba. Sen yaşamla
ilgili bir olanaksızlığın yazıya dökülmesinden bahsediyorsun, ben ise yazıya
ilişkin bir olanaksızlıktan bahsediyorum.
C.İ.: Bir
örnek verebilir miyim? Sevim Burak’ı konuşalım. Kadın böyle yazamıyor. Birtakım
notlar alıyor, bir kolaj yapıyor, plastik sanatlarla filan çok garip ilişkiler
kuruyor, her şeyle çok garip ilişkiler kuruyor, yani günlüklerini okuyunca
insan tokat yemiş gibi oluyor. Çok samimi, sahici bir şey olduğunu görüyoruz.
Ama bir öykü, başından sona bir şey anlatabileceğine inanmıyorum.
Diamanda Galas diye bir şarkıcı var örneğin, öyle bir ses çıkıyor ki ondan,
kadın sanki böğürüyor. Bunu nasıl değerlendireceğiz? Bu uç örnekleri de kenara
koyarak, onlara da bir kategori belirlemek zorundayız, çünkü bunlar her zaman
çizdiğimiz tabloya uymuyor.
C.A.: Onun
getirdiği sahicilik de, bizim burada yazmakta olan genç yazarların kendilerini
daha ileriye götürmek için yapabilecekleri şeyler kapsamında konuşabileceğimiz
bir şey değil zaten. Bu, kaçmamızı
sağlamamalı. Herkes “Ben Sevim Burak’ım” diyebilir mi?
C.İ.:
Hayır hayır, bu yapılamayacak bir şey zaten. Ama böyle bir noktaya geldiğimizde
de bunu ekarte etmeyelim. Yazamaya yazamaya bir şey yazmış olacağız çünkü.
Şöyle yazma böyle yazma diye sürekli bir baskı var üzerimizde...
Ö.Y.:
Yanlış anlaşılmayalım hiçbirimiz burada. Böyle yazılır mı şöyle yazılır mı
değil mesele. Sevim Burak daha farklı bir noktada duran bir insan. Sevim Burak
yetişme ve hayat içindeki gelişmesi açısından da diğer pek çok yazardan daha farklı bir noktada duran bir insan.
Hepsinden vazgeçtim: Sevim Burak hakikaten bir yazı ustası. Yapısalcılık
açısından bizim ünieversitedeki derslerde ele alıp incelediğimiz isimler
arasında Sevim Burak ve Çehov, kusursuz yapı üzerine ele alıp incelediğimiz
örnekler. Haa, yapısalcılık çok aşılmıştır, o başka bir şey. Bu bir nirengi
noktası. Yapı aşılmamıştır ve Sevim Burak bunun bir ustası. Kendinin hayata
farklı bakış açısını, hayata karşı yabancılaşmasını ortaya koyuyor.Yapı ustası
ve çok uç bir noktada. Ama bir ustalığı var, yaptığı işi kusursuz yapıyor.
Ö.A.:
Yapının kusursuzluğundan bahsettiğimiz zaman, siz ders olarak incelemişsiniz,
bu, yazıldıktan bir asır sonra ortaya çıkan ve sonradan onun üzerine yüklenen,
sonradan kendini gösteren bir şey. Cem Akaş'ın bahsettiği sahicilik ise yapıtın
tam içinde olan bir şey gibi geliyor bana. Yani zorlanıyorum o kavramı
kullanmakta, ama yapı, zanaat, egzersiz gibi kavramlardansa onun vurgulanmasını
tercih ediyorum. Yazamama, onun içinde sahiciliğin bulunması ve bütün gerilimini yedi cilt boyunca
sürdürebilmesi için bir örnek Proust olabilir. Giacometti olabilir heykel
anlamında. “Yalnızca gördüğüm bir şeyi yapmak istiyorum”, “yalnızca o kibrit
kutusunu anlatabilmek istiyorum” diyor adam bütün hayatı boyunca. Ve
yapamadığını söylüyor hayatı boyunca. Neden, çünkü perspektifi
sorunsallaştırmaya başlıyor ve diyor ki: “ben aklımla gördüğüm şeyi
dönüştürüyorum; ben esasında gördüğümü görmüyorum, çünkü alıştırılmışımdır, bu
bunun arkasındadır ve bundan daha küçük görünür” diyor. Bizans’a, Mısır’a
bakıyor. Bir zorunluluk içinden çıkıyor etkileşim dediğimiz ağ. Bu çok
belirleyici. Neden? İşte anlatamadığımız sahicilik denen bir şey var
ortada.
Dünyaya Açılmak
Y.K.:
Konuşma başlarken Cem Akaş dedi ki... En baştaki soru hala cevaplanmadı kafamda
da o yüzden soruyorum. Yok dedin, dışarıdan bakıldığında, Fransa’dan, İran’dan
Japonya’dan, ABD’den bakıldığında Türk edebiyatının sunabileceği bir şey yok
dedin. Konuşmanın başından itibaren şunun cevaplanması için birtakım
maddelerin, yapıların, kuirumların yapılması düşüncesi oluştu kafamda. Bunun
için ne yapmalıyız biz? Bu yok denilen şey için. En azından Cem’in yok dediği
şey için? Yok mu var mı? Ben bunu duymak istiyorum. İkincisi, yoksa, bunun
yapılması için gereken şey uçta olmak mı, ya da disiplinlerarası etkileşim mi,
farklı okumalar mı, birbirimizi okumak mı? Varsa, niye pazarlayamıyoruz?
C.İ.:
Tanpınar varsa, Vüsat O. Bener varsa, Bilge Karasu varsa, Leyla Erbil varsa,
Sevim Burak varsa... Yedi sekiz isim az değil.
C.A.: Az,
çok az.
Ö.A.: Türk
edebiyatı diye bir şey var mı dünyada, olabilir miydi? Bence Türk şiiri diye
bir şey var. 20. Yüzyıl Türk şiiri diye, son derece belirgin, son derece
önemli, dünya çapında, dünya kalitesinde bir Türk şiiri var ama dışarıya
gidemiyor, Nazım Hikmet dışında.
C.A.: Ben
yok derken farklı bir kıstas kullanıyorum. Bir yayınevi düşünün. Çok geniş bir
yazar kadrosu olsun. Elinde bu kadroyu çevirtip dışarıda yayımlatma olanakları
olsun.
Y.K.: YKY
bunu yapıyor...
C.A.:
Şimdi YKY'nin durumuna baktığımızda hangi yazarları çevirtip dışarıda
yayımlatabiliyoruz, yayımlattıklarımız hangi dilin yaşamına girebiliyor? Yusuf
Atılgan'ın şansı var mı? Yusuf Atılgan çok iyi bir yazar. Çevrilebilir de.
Çevrilmesi problem değil. Yusuf Atılgan Türk edebiyatı geçmişi için, bizim
geçmişimiz için önemli bir yeri olan bir adam. Sırf Oğuz Atay’ı etkilemiş
olmasıyla bile önemli bir adam. Ama 2001 yılında sen Atılgan’ı İngilizceye
çevirtip yabancı okurun önüne çıkarttığında, bu önemli yerin yankısını ona
kazandıramazsın.
Ö.A.: Sait
Faik için de aynı şey geçerli.
A.T.: Ama
o zaman biz dışarıdaki okurun profiline baktığımız zaman nicelik değil ön plana
çıkan, pazarlama teknikleri diye düşünmek durumundasın.
C.A.:
Yusuf Atılgan'ın pazarlamayla ilgisi yok. Aylak Adam’la Faulkner’ın Go
Down, Moses adlı romanı aşağı yukarı aynı dönemde yazıldı.
M.Y.: Ama
evrenselliği aynı düzeyde değil.
C.A.: Ne
yazık ki değil. Sait Faik Türkçe okuyan, Türkçe yazan bir insan için çok
önemli. Ama dışarıda ne kadar okunur?
C.İ.: Biz
Japonları anlamak için uğraşıyoruz. İspanya edebiyatını bilmek için şöyle bir
adam vardır diye kimsenin tanımadığı bir ismi gösteriyorlar, herkes onu okumak
zorunda. Borges'i anlamak için şunu okumak zorunda. Böyle bağlantılar kurmak da
o dilin çalışanlarının görevi. Tamam piyasayla çok ilgili ama, bu da yapılması
gereken işlerden biri.
A.T.: Daha
net bir soru sormak istiyorum: Bizim için çok önemli olan bir yazar, Bilge
Karasu, başka dillere çevrildi ve
dünyanın en büyük yazarları arasında değil. Ama bu, Bilge Karasu'nun dünyanın
en büyük yazarları kadar büyük bir yazar olmadığını göstermez. Bu gerçeği
Avrupalıların bilmiyor olması da bizi hiç ilgilendirmez. Yani bu kadar önemli
bir sorun mudur? Bir yazar Türk edebiyatı için, Türkçe için, Türkçe okuyan ve
yazan veya Türk edebiyatından beslenmek isteyen okurlar ve yazarlar için çok
önemli ise, yurtdışında karşılığını bulmuyor olması önemli midir?
C.A.: Çok
önemlidir. Dünyanın en önemli şeyidir.
A.T.:
Neden? Dünyanın içinde bu kadar var olmak, bu düzeyde, bunu bu derece problem
ederek var olmak çok mu önemli?
C.A.: Bir
yazar bir kitap yazmışsa ve bunu çekmecesinde saklamak yerine yayımlatmışsa, o
zaman onun gidebileceği bütün doğru adreslere gitmesini sağlamak gerekir.
A.T.: Ama
bu Yusuf Atılgan'ın sorunu mudur sence?
C.A.:
Hepimizin sorunudur.
A.T.:
Hepimizin sorunu olabilir, buna katılıyorum. Ama bir yazar bunu düşünmeli midir
kendisi için?
C.A.: Ama
bu örneğin Yekta için de önemli bir sorun. Yekta dünya okurunu düşünmeden yazmamalı. Dünyada Yekta'dan
etkilenecek, onu okumak isteyen insanlar olduğunu düşünerek yazmalı.
A.T.: İyi
de bu neden Yekta'yı sınırlasın?
C.A.: Tam
tersine genişletmeli. Türkiye’yle sınırlamamalı.
A.T.: O tamam. Elbette Türkiye'yle sınırlamamalı. Yoksa beni dünya okumalıdır diye... Örneğin geri dönecek ol