| "Hayatımızda
Bir 'Eye of the Tiger' Oldu"
Merve Erol
& Ulaş Özdemir; Roll,
Aralık 1999
Edebiyatımızın
yeni nesil kalemlerinden.
Notalarla biten ilk kitabı
"Noktanın Kesişimleri
Antolojisi"nden başlayarak
ilk romanı "7" ve
"Suç ve Ceza"da da
müzik hep eşlikçisi oldu.
"Belkienisbatur"
kitabının meraklısı da,
sevmeyeni de çok oldu ama, Akaş
okurun ahını galiba en çok
"Gizli Hava Müzesi"
isimli "derleme"siyle
aldı: Kitabın üzerinde sadece
"derlenen"lerin (mesela
Cortazar'ın, Burgess'in,
Borges'in) isimleri yazıyordu,
ve fakat karşımıza Cem Akaş
hikayeleri çıkıyordu. Yapı
Kredi'den çıkan son kitabı
"İse"de
"ise", çeşitli
dergilerde yayınladığı
makaleleri ve esprili testleri
bir araya getirmiş..Oyunları
seven Akaş'a on adet sürpriz
şarkı dinlettik. Bu sefer
bahsi, şarkılardan ve
şarkıcılardan ziyade,
şarkıların mevzularından
açtık. Ayrıca, bu ay blind
test'te teknolojik ilerleme
kaydettik: İşin içine bir de
videoklip girdi. Bu test hani
"blind"dı demeyin:
Zira sözkonusu klip kural mural
dinemiyor...
CEM
KARACA Es kamen Menschen an (Die
Kanaken)
Cem
Akaş: Sıfır
Sesi
hiç tanıdık gelmiyor mu?
Cem
Karaca..Almanya günlerinde
söylediği şarkılardan bir
tanesi herhalde.
Türkiye'ye
döndüğünde
"Almancılar" adıyla
okudu bu şarkıyı.
Şimdi
anladım...İlkokulda mandolin
çalıyordun. Mandolin hocamız
sıkı solcuydu. O yüzden Cem
Karaca çalmasını
öğrenmiştik. Herifin çok
karanlık, çok soğuk, çok
sigara dumanlı bir evi vardı,
gözlerim yaşara yaşara
bunları çalmaya
çalışırdım. Ondan sonra Cem
Karaca'yla fazla ilgim olmadı
açıkçası. Geri döndüğünde
"n'apıyor bu adam"
diye baktık biraz, o kadar.
Şimdi
Star gazetesinin reklamını
sunuyor...
Türkiye
çok ilginç bir memleket: Kimin
ne yapacağı hiç belli olmuyor.
Büyük konuşmamak lazım,
mümkün olduğunca ufak laf
edeceksin.
Sen
de "Almancı"lardan
sayılırsın...
Orada
doğdum. Annem babam İzmitli.
Babam gitmiş önce, biraz para
kazanmış, Mercedes almış
kendisine. Kız istemek için
dönmüş. Vermişler tabii:
İzmit'te o sırada bir kişinin
daha Mercedes'I var, o da
İzmit'in en zengini. Yedi yıl
kaldım Almanya'da, ilkokula
başladım. Fakat doğru bir
karar vermişler bizimkiler: Ya
bu çocuk ilkokulu doğru
dürüst okuyacak burada, yani
hep burada kalacağız, ya da
şimdi döneceğiz ve olay
bitecek. Nitekim dönmüşüz.
Baban
epey para yapmiş oldu
herhalde...
Aldığı
Mercedes elden düşmeydi, bana
yetişmedi, biz buraya Vosvos'la
döndük. Altın bilezik
kazanmış oldu ama. Orada bir
mühendislik şirketinde
çalıştı, burada da kendi
şirketini kurdu.
Nereye
döndünüz Türkiye'de?
İzmit'e.
Seka ilkokulunda okudum. Okulda
millet sinir olurdu bana Almancı
diye. Bütün milli maçlarda
Almanya'yı tutardım, babam çok
sinirlenirdi. Sonra sonra,
dördüncü sınıfta filan
toparladım, "ben Türkümi
yaşasın" muhabbeti ancak o
zaman dank etti. İlkokulu
İzmit'te bitirdim, yatılı
okula Robert'e geldim.
Yatılı
okumak zor muydu?
Yok
canım. "En iyi yedi yılın
hangisidir" diye sorsan, o
yılları söylerim.
İzmit
nasıldı, nasıl bir şehirdi?
Yaşanası
bir yer değildir. Bir Fethiye
caddesi vardır, bir Demiryolu
caddesi vardır, ikisi birbirini
keser zaten. Şimdi daha da
kötü. Eskiden solcu bir tarafı
vardı, şimdi iyice Faziletli
doldu, çok tutucu bir şehir
haline geldi. Ben üniversiteye
başladığımda aile İstanbul'a
taşındı, ama mesela benim
küçük kardeşim var, şimdi
üniversiteye gidiyor, dersaneye
gittiği iki yıl boyunca
"ben İzmit'e gideceğim,
Kocaeli üniversitesinde
okuyacağım" dedi.
"Manyak mısın"
diyordum, "hayatta böyle
bir amaç olabilir mi?"
Mühendis olmak istiyor,
babasının şirketini
devralacak. O bana dikilmiş
projedir ama bana biraz büyük
geldi.
Niye
kimya mühendisliği okudun?
Babamlar
yüzünden. Üniversitenin
birinci sınıfındayken,
yapamayacağımı anladım,
mühendislikle işim olmaz dedim.
Sosyolojiye geçmek istedim.
İkinci dönemde hiçbir finale
girmedim, hepsinden çaktım.
Bizimkilere deklare ettim tekrar
sınava gireceğimi. Bir hafta
boyunca nasıl duygu sömürüsü
yaptılar...Akşam yemeği
seanslarını hiç unutmuyorum:
Herkeste sinirler son derece
gergin...Ben bu deklarasyonu
yaptığım gece sofrada üç
kilo kiraz vardı, hepsi
yendi...(gülüyor) Sonunda
kaybettim tabii. Ne yapalım
dedim, bitiririz icabında.
Nitekim de bitti, şaşılacak
şey. Nefret ediyordum, kabustu
okula gitmek, fakat
kabullendikten sonra işler
acayip kolaylaştı, dört
yılın nasıl geçtiği belli
olmadı. Arada başka işler
yaptım, Tomris Uyar'dan kısa
öykü, Nilüfer Göle'den
sosyoloji derleri aldım.
Sonuçta işim olmasa gider kimya
mühendisliği
yapabilirim...(gülüyor)
Mandolinden
sonra birşey çaldın mı?
Gitara
geçtim, ilkokul beşte. Çok
ufak bir çocuktum, gitarla aynı
boydaydım. Gitar da acıklı bir
serüven oldu: "Kara basma
iz olur" gibi şarkılar
söyletmeye çalışıyordu hocam
bana, hiç beceremiyordum. Bir de
"r"leri söyleyemeyince
çok korkunç
oluyordu...(gülüyor) Bir süre
hocayla çalıştım, bıraktım.
Lise ikiye kadar gitarı doğru
dürüst elime almadım. Ondan
sonra da bırakmadım. Lise
üç'te bir grubum vardı, en
kötü elemanı bendim, çok
yetenekli çocuklar vardı
çünkü. Ondan sonra hep kendi
başıma çaldım. Bir şeyler
yazıyorum, ama çok insanın
birlikte çalabileceği
birşeyler değil.
LOU
REED NYC Man (Set The Twilight
Reeling)
Güzel
bir şeye benziyor (sözler
başlayınca) Lou Reed...
"Set The Twilight
Reeling"den mi bu?
Evet.
"New York City Man".
Lou
Reed çok iyidir. İlk defa
canlı olarak "Blue In the
Face"de gördüm onu. Çok
matrak adam. "Bu sound'u
yakalamak için 12 yıl
uğraştım" gibi bir laf
etmiş bir söyleşisinde.
Önceki Lou Reed sound'undan çok
farklı bir şey var mı bunda?
Aradaki yılları çok fazla
takip etmedim. Bir
"Transformer"I
biliyorum, bir de arada orda
burda dinlediğim şeyler.
New
York yılları nasıldı, ne
kaldı sende New York'tan?
New
York'ta daha çok caz dinledim
ben, bir de klasik. Hâlâ
dinliyorum. New York'ta
küçücük, köşede kalmış
kafelerde canlı müzik
yapılıyor. Metroda inanılmaz
yetenekli adamlar iki kuru para
için çalabiliyor. Noel
yaklaşıyordu, bir tane adam
gördüm...Stanley Jordan'I bilir
misiniz, çok garip bir gitar
çalma tekniği vardır, elektro
çalar, klavye gibi kullanır,
vurarark çalar. Sürekli
iki-üç gitar çalıyormuş
hissi verir, bazen sinir de
bozar. Onun aynısı bir adamdı,
metroda çalıyordu, çok
şaşırmıştım...Bir de CD'ler
çok ucuzdu, çok para
yatırmıştım, keşke üç
katı daha yatırabilseydim, o
kadar param yoktu.
Aşırmayı
düşünmedin mi? Bunun üstüne
yazı yazmış adamsın.
New
York'ta hiç cesaret edemedim.
Benim öyle, yankesicilik değil
ama, dükkandan mal yürütme
dönemim olmuştu. Vaktiyle
bayağı iyi bir kariyerim vardı
aslında...(gülüyor) Argos'la
başladım, dergi çalıyordum.
Çok süfli şeyler yapıyordum,
fakat sonra çete olduk. Sürekli
giysi çalıyorduk, Benetton'a,
Levi's'a giriyorduk...
Giyip
çıkıyordunuz...
Çok
iyi bir yöntem. Yükte hafif
pahada ağır sonuçta. Paramız
yetmiyordu Levi's almaya, iyi
oluyordu. Bir kere yakalandım,
çok korkmuştum. Kaset
çalmıştım, dükkanın en
kalabalık olduğu gün, en
kalabalık olduğu saat.
Kasetleri şemsiyenin içine
attım, "pardon" dedi
arkamdan bir ses, "onların
parasını verdiniz mi?"
"Hayır" dedim.
"Oluyor bazen böyle
yanlışlıklar, buyrun
kasaya" dedi.
"Yok" dedim,
"çalıyordum,
yakaladınız..." O
dükkanın iki yıl önünden
geçemedim. Sonra yavaş yavaş
bıraktım bu işleri.
Ne
yapmaya gittin New York'a,
günlerin nasıl geçiyordu?
Doktora
yapmaya gittim. Bir bursla
gitmiştim, bursun sağladığı
imkanlardan biri bedava tiyatro,
sinema, konser biletiydi. Fena
değildi. Ama beş yıllık bir
projeydi o, beş yıl bana çok
fazla geldi. Doktorayı orada
bitiremeyeceğimi gördüm,
buraya geçtim. Bütün o
zenginliğe, karışıklığına
rağmen, İstanbul'daki enerji
çok daha sahici bir enerji gibi
geldi bana. İnsanların ordaki
dertleri dert olmayan dertler.
Abuk subuk meseleler tartışıp
duruyorlar kendi aralarında.
Avrupa'dan habersizler,
dünyanın başka taraflarından
tümüyle habersizler.
Türkiye'de adamlar ölüyor,
hayat memat meseleleri
tartışılıyor, daha kaba bir
gerçekliği var Türkiye'nin.
Geçen
sayıda bir Max Frisch
alıntısı yapmıştık:
Amerikalıların biriyle
tanıştıkları anda 15 senelik
arkadaş gibi olduklarını, ama
sonra bunun hiç ilerlemediğini
söylüyordu.
Okudum,
çok doğru. "Amerikan
arkadaş canlılığı"
dedikleri şey o: Adamlar asla
dost olmuyorlar. Tanışır
tanışmaz "canım
cicim"dir gidiyor, fakat
sınırlarını çok iyi bilmen
lazım. Doğu kültürünün
getirdiği farklılık o belki.
Biz de aslında insanları çok
kolay içimize alan insanlar
değiliz, ama aldığımız zaman
gerçekten alırız içimize.
Orada yazılı olmayan, ama
herkesin bildiği, resmi bir
arkadaş olma prosedürü var,
onu görüyorsun.
"Smoke"daki,
"Blue in The Face"deki
New York çok samimi, mahalle
havası taşıyan bir şehir...
Ama
orası Brooklyn, Manhattan
değil. Ben Manhattan'da
yaşadım. Benim bulunduğum yer,
insanların çocuk yetiştirmek
için seçtikleri bölgelerden
bir tanesine çok yakındı.
Öbür yanımızda Hispanikler
oturuyordu. İki cadde arası
elli metre, yüz metre ama
apayrı dünyalar...Kaldığım
yerin altı sokak yukarısı
Harlem'di. Metroda uyuyakalıp
kendini geceyarısı Harlem'de
bulabiliyorsun. Gitmeden önce
çok hikaye anlattılar tabii New
York hakkında, insanın
gözünü acayip korkutuyorlar.
Fakat bir buçuk yıl içerisinde
hiçbirşey gelmedi benim
başıma. New York'ta çok
güçlü bir Türk mafyası var.
Central Park'ta kokain satıyor
herifler, "ben
Türküm" diyorsun,
"aman abi, pardon"
deyip devam ediyor yoluna.
(gülüyor) Bir bakıma beyaz
olduğunu hissediyorsun,
"herifler bana gıcık
kaparlar mı" diyorsun,
sonra da düşünüyorsun,
"ben beyaz değilim ki, ben
Türküm". Garip bir şey.
BEASTIE
BOYS Shake Your Rump (Sound of
Science- Anthology)
Beni
aşar...
Beastie
Boys...New York'ta
hip-hop'çuları nasıl gördün?
Vücut
dillerine çok yansımış
insanların. Sırf zenciler
değil, herkes öyle hareketler
yapıyor, öyle giyiniyor. Ne
zaman ne kadar sahicidir bu, ne
kadar moda haline geldi,
kestiremiyorsun. Herkes nasıl
kot pantolon giyiyorsa, herkes de
orada rap'çiymiş gibi
konuşuyor, rap'çiymiş gibi
davranıyor. Vücut dilinden
normal dilin sentaksına kadar
hepsine yansıyor bu. Sokakta
üç-beş kişi yan yana gelip
rap yapıyorlar, alet yok, bir
tanesi arkadan ağzıyla bas
partisi çalıyor, bir tanesi
davul sesi çıkarıyor, bir
tanesi a capella yapıyormuş
gibi söylüyor...Bana yabancı
sonuçta. Rap'in toplumsal
protestinin ne kadar sokağa
yansıdığını çok fazla
görmedim. Ama çok da ciddiye
alınacak bir şey yokmuş gibi
geliyor bana. Amerika o kadar
oyuncak bir ülke ki...İki tane
saçma salak partileri var, ikisi
de aynı parti. Kimse zaten
partilerle ilgilenmiyor. Çok
ufak bir sol zümre var, onları
da kimse ciddiye almıyor, kendi
aralarında bile kendilerini zor
ciddiye alıyorlar. Bir oyundur
gidiyor, dolayısıyla
Amerika'dan çıkacak gerçek bir
protest hareketinin
olabileceğini bu aşamada
zannetmiyorum. Amerikalıların
kafaya taktığı en büyük
şey, bugün ne yiyeceğim, ne
giyeceğim, kiminle
düzüşeceğim...Muhabbet bu.
Çok genelledim...(gülüyor)
Bir
şiir formu olarak rap nasıl
geliyor sana?
Şiirden
hiç anlamam, işin doğrusu.
Sanırım içinde şiir
barındırıyor ama. Beat
kuşağının yapmaya
çalıştığı şeyle de ilgisi
var aslında. Şiirin nasıl
okunacağına, şiirin
içeriğinin nasıl
belirleneceğine dair bir sürü
şey söyledi adamlar ve oradan
bir devamlılık çizgisi görmek
çok mümkün gibi geliyor. Ama
ben yine rap'I sözü için de,
müziği için de dinlemiyorum.
DONOVAN
Hurdy Gurdy Man (Hurdy Gurdy Man)
Donovan.
Sözlerini okudunuz mu hiç
Donovan'ın? Çok abuk subuk.
Geçen gün dinliyorduk daha,
anlayana kadar canın çıkıyor,
grameriyle oynuyor adam, her
şeyi yanlış söylüyor. Fakat
çok saygıyla dinlediğimiz bir
arkadaşımızdır...(gülüyor)
"Hurdy
Gurdy Man" bir sokak
çalgıcısı değil galiba, ama
pekala olabilirdi. "Yazarlar
İçin Sokak Çalgıcısı
Etiği" diye bir yazın var.
Çok
eleştiri aldım o yazı
yüzünden, bir dayak yemediğim
kaldı. Orada bir puştluk var
tabii: "Ready made
postmodern manifesto"
diyorum, çok sahiplenmeden orada
söylediklerimi, sipariş
üzerine yazılmışmış gibi
yapıyorum. Ama bir yandan da
söylediklerimi savunmayacak
değilim. Yazma edimi ve ürün
söz konusuysa eğer, bana biraz
şöyle geliyor: İnsan
yazdığı şeyin
karşılığında para talep
edebilir, para alırsa da çok
iyi olur, ama yazarlık bir
meslek olamaz. Yazarlık bir
hizmetten ziyade, bedava
yapacağın, karşılığında
para aldığın zaman
sevineceğin, kimseyi de sana
para vermedi diye
eleştiremeyeceğin bir konummuş
gibi geliyor. Çünkü sen
yazarak aslında kendinden olan
talebini yerine getiriyorsun,
yazmak tümüyle içe dönük
birşey aslında, kendine
yönelik talebine karşılık bir
arzda bulunuyorsun. Ondan sonra
piyasaya çıkarıyorsun ve
üzerinde hak iddia ediyorsun,
parasal karşılık anlamında.
Biraz sahtekarca geliyor bu bana.
Kimse, yazmakla ilgili bir
meselesi varsa eğer,
karşılığında para
alamayacağım diye yazmaktan
vazgeçmez. Yazan zaten yazıyor
bir şekilde.Ama bunu illa meslek
haline getirmek bana
abartıymış gibi geliyor...
Bir
gün geldi Enis (Batur),
"abi çok sinirleniyorum bu
gazetecilere" dedi.
Manşette diyelim ki, Enis'in bir
şiirinden bir imge, bir metafor
kullanıyorlar, biraz
dönüştürülmüş bir halde.
Gazeteci tayfası, okumuşluğu
arttıkça bu tür oyunlardan
hoşlanıyor; güzel, daha edebi
başlık atna hevesi var
herkeste. Bu sefer de şu
çıkıyor: "Ulan bu imgeyi
ilk önce ben buldum, bunun
karşılığını
almıyorum" İkincisi,
"bu imge özel bir şiir
içerisinde özel bir imgeydi,
attırıktan bir gazete haberinin
attırıktan bir başlığı
için yazmadım ben bunu, bu
halde de çekiciliğini ve
çarpıcılığını kaybediyor,
sıradanlaşıyor, şiire
döndüğünde aynı tadı alamaz
hale geliyorsun." Bu
söylenebilir birşey, ama
parasal kısmına gelince, bence
şairin yapılmış olan
alıntılama karşılığında
para talep etme hakkı yok.
Birisi para veriyorsa iyi, alsın
tabii. Bu bağlamda sokak
çalgıcısı gibi görünüyor
bana yazar: Kendi köşesinde
müziğini yapan, önünde kesesi
olan, kalabalığı memnun
etmişse de para toplayan, ama
sokaktan geçen kimsenin de
kafasına "niye bana para
vermiyorsunuz" diye
ekşimeyen bir tip...
Türkiye'de
birkaç yayınevi son birkaç
yıldır telif parasını daha
ciddiye alır, sözleşmeler
yapıp yüzdeler verir oldu. Yine
de para verecek olan adam yine
muhasebeciliğini yapıyor, onun
acısı hep hissediliyor. Biraz
da hak vermemek elde değil: Adam
yabancılara bakıyor, Amerika'da
yazarlık büyük kariyer. Ama
çok profesyonel adamlar, bizdeki
gibi değil. Kitabın çıkıyor,
en az bir yıl boyunca
yayınevinin elemanı oluyorsun.
Adam sana gezilecek şehirler
listesi çıkarıyor, söyleşi,
kitap okuma, kitap imzalama vs.
Turneye çıkıyorsun resmen,
yaptığın şey pazarlamacılık
sonuç itibarıyla. Buna hayır
deme hakkın yok, ya kitabın
yayınlanacak ya da
yayınlanmayacak durumdasın.
Türkiye'de öyle değil: Hem
sikim olsun, hem donuma değmesin
durumu var. Füruzanı, Orhan
Pamuk'u götürebiliyor musun
Kayseri'ye? "Kaç
yıldızlı otelde
kalacağız" kavgası
çıkıyor ondan sonra. Olmuyor
işte öyle...
Metni
yazanın o metnin sahibi
olmaması gerektiğinden
bahsediyorsun...
İstesen
de istemesen de dünya biraz
öyle oldu. Internetin olduğu
bir yerde artık çok fazla
"bu benimdi, sen
kullanamazsın" deme hakkın
yok, herkes istediği her şeyi
alıyor. Umabileceğin tek şey,
referansların verilmesi. Bir
süre sonra bu da bir hoşluk
doğurur: O senden
alıntılanmıştır, sen de daha
önce başkasından
alıntılamışsındır, bir
zincir çıkar ortaya. Sonra o
zincirler kendi içlerinde
küçük maceralar haline gelir,
bir tür soy kütüğü çıkar.
Kendi içinde heyecanlı bir şey
bu. Ama bu saatten sonra bana
muhasebecileri ilgilendirecek bir
meseleymiş gibi gelmiyor.
Kontrol edilebilir bir şey
değil çünkü.
Yazıda
alıntı yapmak gibi, müzikte de
sample yapılıyor.
Enstrümanlarla müzik
oluşturmak yerine kaydı
bağlamından koparıp başka bir
atmosfere taşıyorsun ve yeni
birşey elde ediyorsun...
Kesinlikle.
Sanatsal üretim olarak bence
çok geçerli bir yöntem, ortaya
iyi bir şey çıkması
koşuluyla. Sanatın tek
ölçütü bu: Mal iyi mi abi?
Eskiden de öyleydi, Mozart da,
Beethoven da, Bach da bir sürü
insandan alıntı yapıyordu,
temayı alıp kendince
değiştiriyordu. O zaman kimse
copyright meselesi
çıkarmıyordu. Sanat böyle bir
şeydir sonuçta: Dinlersin,
etkilenirsin,
dönüştürürsün, kendi
sanatın haline getirirsin. Ama
Bach mesela Vivaldi'den
aldığını saklamaz, doğru
olan da budur...
ALLEN
GINSBERG Refrain (The Lion For
Real)
Çıkaramadım...
"Sahne
Sanatlarından Biri Olarak
Şiir" yazının girişi:
"Allen Ginsberg CD
çıkartır ve konser salonunda
rap yaparak okursa şiirlerini,
kendi poetikasına ters düşmez,
aksine şiirinin güncellik
boyutunu, bugünün Amerikan
sokak şiirinin aldığı
biçimle kaynaştırarak tutarlı
davranmış olur ve aferini hak
eder." Yine şiire
döndük...
Hakkaten
yine şiire döndük...
(gülüyor)
Can
Yücel son yıllarında hep
"bize kabare lazım"
diyordu, bir cazcıyla
doğaçlama şiir okumak
istiyordu ve rap'e sevgisinden
dem vuruyordu.
Can
Yücel için çok normal. Kendi
gelişim çizgisi içinde o
noktaya gelmesi çok normal.
Beat
kuşağını seviyor musun?
Artık
sıkılıyorum. Amerikan
edebiyatı içerisinde adamların
getirdiği çok önemli bir
tazelik, yenilik var.
Hissediyorsun, o noktaya kadar
amerikan edebiyatı, özellikle
öyküde bir yere gelmiş, kendi
açılımlarını kullanmış ve
biraz kendini yinelemeye
başlamış, hatta biraz yaşamla
da ilgisi kesilmiş. Beat
kuşağının getirdiği o
tuvalet kağıdına
yazılmışlık, o sıradanlık,
günlük yaşantının çok fazla
dönüştürülmeden kağıda
aktarılması acayip bir
"beat" getiriyor
gerçekten. Bası hissediyorsun,
dım dım dım diye geliyor.
Türkiye'ye o yeterince
yansımış olsaydı zamanında,
çok iyi olurdu herhalde. Bence
Türkçe edebiyatın önemli
eksikliklerinden biri oldu o.
Nedense bizde edebiyatın edebi
olması bir zorunlulukmuş gibi
geliyor, edebi olmanın da
çeşitli yolları var. Bu
yollardan biri şimdi çok moda:
Sanatın entellektüel olması.
Amerikan öykücülüğünün
çözdüğü sorunlardan biri bu:
Entellektüel olmak zorunda
olmayan şeyler yapabileceklerini
biliyor adamlar. Bizde hala çok
fazla entellektüel olmak
isteyen, ürünlerinin
entellektüellik kokmasını
isteyen var. O yüzden de bir
türlü doğal konuşma
göremiyorsun Türk öyküsünde,
romanında; nutuk olmayan
diyaloglar okuyamıyorsun.
Hiçbir şekilde akmıyor.
Beat
kuşağı Doğu merakını,
ilgisini de getirdi...
O
da çok normal. Biz hep Batıyı
örnek aldık kendimize, ama
adamlar Batıydı zaten, örnek
alabilecekleri çok fazla şey
kalmamıştı, çok uzun
zamandır tıkanma
yaşıyorlardı. Bizim, Doğunun,
hatta daha da doğumuzun çok
işine geliyor bu durum.
"Biz aslında
haklıydık" durumu var.
Batının Doğuya gösterdiği
ilgi ilk başta daha oryantalist
bir ilgiyken, maymunları
seyretmek gibi gibiyken, şimdi
biraz biraz daha hakiki bir ilgi
haline dönüşüyor. Bir sürü
sanatçı Budist olmaya
çalışıyor, bana çok ilgi
çekici geliyor bu, özellikle
Türkiye'den bunu seyretmek. Biz
yine bir tren kaçıracağız
gibi geliyor bana, sonunda
Batılı olacağız, Batılılar
vazgeçmiş olacaklar batılı
olmaktan...(gülüyor)
JOHN
LENNON Instant Karma (Legend)
John
Lennon.
Sen
John Lennon'ın yazdıklarını
çevirdin bir ara...
Çok
keyifli, oyuncaklı bir kitaptı.
Bir tür sokak Joyce'u ya da
hafif siklet Joyce gibiydi.
"Adamın İngilizcede
yaptığını Türkçede
yapabiliyor muyuz bakalım"
gibi bir heyecan vardı.
Dolayısıyla tam bir çeviri
değil, daha çok Türkçede
yeniden yazma gibi.
Eğlenceliydi.
John
Lennon sever misin?
Eh.
Beatles'tan daha fazla saygı
duyarım.
O
zaman Beatles'ın esas adamı da
Lennon oluyor.
Lennon'la
McCartney farklı adamlar. Paul
McCartney'I melodi bulma dehası
yüzünden çok severim. Ama John
Lennon daha harbi gibi geliyor.
Bu kadar zaman sonra konuşmak
çok zor, çünkü Lennon öldü,
McCartney ölmedi. McCartney
ölseydi belki farklı olurdu
şöhret noktaları itibarıyla.
Vaclav Havel'in başına gelenler
gibi: Adam büyük bir halk
kahramanıydı, rezistansın
başıydı, sonra cumhurbaşkanı
oldu, şimdi herkes herifle dalga
geçiyor, popülaritesi tümüyle
düşmüş durumda. Ama geriye
dönüp baktığında, adamın
yaptığı işler, kişiliği
çok önemli. Öyle bir adamın
cumhurbaşkanı olmuş olması
bile kendi içerisinde çok
önemli bir şey..Yaşadığın
zaman mecbursun, bazı şeyleri
kaybediyorsun. Bu durumda ölmek
çok büyük
avantaj...(gülüyor) Onu tam
tartamıyorum o yüzden: Lennon
yaşasaydı ya da McCartney
ölseydi, şimdi nasıl bir
değer yargısına sahip olurduk?
Yine de McCartney dinlemeyi daha
kolay buluyorum. Yolda giderken
mesela ya Paul Simon dinlerim ya
da Paul McCartney.
Evde
otururken caz ya da klasik müzik
mi dinliyorsun?
Genellikle
öyle. Bir Duke Elligton gibi
insanları, bir de Keith Jarrett,
Bill Frisell gibi insanları
dinliyorum. Klasikte de öyle:
Klasik klasik olanlar, Bach,
Monteverdi, Gesualdo filan, bir
de daha yeniler, Schnittke,
Riley...
Neden
yazı yazıyorsun peki?
Hoşuma
gittiği için. İşin mimarisi
hoşuma gidiyor, kurmak, yapı
yapıyormuş gibi yapmak. Onun
kendi içinde getirdiği
problemler var, sürekli problem
çözerek gidiyorsun, kurgusal
problemler var, hikayeyi nasıl
anlatacaksın problemleri var,
hikaye nasıl bir hikaye olacak
problemleri var, hikayedeki
insanların kendi aralarında
çıkarttıkları problemler
var...Bayağı bayağı matematik
problemi çözüyorsun aslında,
kafa yoruyorsun. Bunu çok
seviyorum, kendime yarattığım
sorunları çözme zevki gibi
birşey...
BÜLENT
ORTAÇGİL Oyuna Devam (Oyuna
Devam)
(ilk
dizede) Öyle aslında, bir tür
oyun... "Oyun" kavramı
kendinden menkul bir ciddiyeti
törpüleyen bir şey...
Oyunları hep ciddiye
almışımdır ben. O yüzden de
çok eleştirilmişimdir kız
arkadaşlarım tarafından,
"her boku ciddiye
alıyorsun" diye.
Çocukluğumdan beri de
öyleymişim, oyun oynarken çok
hırs yaparmışım.
"Gerçek hayat versus
oyun" durumu da var tabii.
Yazarken "bakın ben ne
yaptığımı biliyorum, sakın
acemilik yaptığımı
zannetmeyin, şu herif daha önce
şöyle yapmıştı, onun
farkında olmadığımı
zannetmeyin, herşeyin
farkındayım, kafam da
çalışıyor, şurda da şunu
yaptım, aman atlamayın"
gibi üstten başka bir bakış
koymak zorunda hissediyorum.
"Noktanın Kesişimleri
Antolojisi"ni okuduktan
sonra Tomris Uyar "tamam
lan, anladık, zekisin
işte" demişti...Şimdi
biraz daha farkediyorum ki, çok
serebral olmadan, yazdığım
şeyin olduğu gibi olmasına
daha fazla izin verebilmeye
başladım.
New
York'ta Susan Sontag'la bir
söyleşi yapmıştım. İki tane
yeni kitap çıkarmıştı,
"Yanardağ Aşıkları"
ve "Böyle Yaşıyoruz
Artık". O zamana kadar
yaptığı şeylerden tümüyle
farklı iki şey yapmıştı
kadın. Çok zeki, akıllı, çok
şey bilen bir kadın. Ama
okuduğun zaman bundan
kurtulamıyorsun: Çok akıllı
birinin her şeyi bilerek
yazdığı "bir şey".
Ama sana onun dışında başka
bir şey vermiyor. "Böyle
Yaşıyoruz Artık"taysa
ondan tamamıyla sıyrılmış,
gene çok zekice bir kurgu, dil
olarak da çok iyi tasarlanmış
fakat çok hayat dolu. Bir
arkadaş grubu var ve o
arkadaşlardan biri AIDS'e
yakalanıyor, o süreci
anlatıyor. Susan Sontag da
"bu iki kitabın hayatımda
yazdığım en iyi iki şey
olduğunu düşünüyorum ve
bunun da sebebini bu
serebrallikten, beyinsellikten
kurtulabilmiş olmamda, akmasına
izin verebilmemde
görüyorum" dedi. Bunun
önemli olduğunu
düşünüyorum. İlla bir oyun
kuracağım, şöyle mükemmel
bir yapı olacak, şurasına da
şunu yapayım demekten yavaş
yavaş vazgeçebilmek, demek ki
olgunlaşmakla ilgili. Bir
yaştan sonra bana da olacak diye
ümit ediyorum. Yani
kasmayacaksın abi: İşin özü
bu. Kasmaktan vazgeçebildiğin
anda oluyor zaten. Daha ben tam
vazgeçemedim, kasıyorum, ama
olacak.
"Gizli
Hava Müzesi" enteresan bir
kitap.
Bir
sürü insan kapaktaki Burgess,
Borges, Cortazar gibi isimleri
gerçek zannedip aldı kitabı...
Çok komik şeyler yaşandı.
Dava açmak isteyen avukatlar
çıktı mesela, kitabı geri
vermek isteyenler oldu. Orhan
Pamuk "bu kitabın
çevirmenini
yazmamışsınız" diye
kızdı. Ayanlar da oldu ciddi
ciddi antoloji okuduğunu
zannedenler de oldu.
Kitapçılarda dünya edebiyatı
rafında satılıyordu.
DNA
featuring SUZANNE VEGA Tom's
Diner (The Best Of Suzanne Vega-
Tried and True)
Haaa...Hangisini
yeğliyorsun sen?
Tek
başına söylediğini...
Neden?
Sadece
kendi sesinde orkestrayı
barındırabiliyor ve başka bir
şeye gerek bırakmıyor
çünkü.
Orkestra
enstrümantal çalınca da güzel
oluyor, karnaval havası gibi.
Ben de onu seviyorum, gerçi
karnavalda çalınamayacak kadar
minör tonda bir müzik, ama
öyle. Bir de tipik bir Amerikan
öyküsü olabilecek sözleri
var.
Gittin
mi konserine?
Gitmedim,
askerdeydim, çok yandım o işe.
Ben Suzanne Vega'yı Almanya
konserinde seyretmiştim, çok
ufak tefek bir hatunmuş, o kadar
küçük olduğunu
farketmemiştim.
Bir
arkadaşımız var, "hangi
kadınla beraber olmak
isterdin" deyince hiç
düşünmeden Suzanne Vega diyor.
Biraz
daha az minyon tipli olsaydi,
biraz daha uzun boylu olsaydı,
ben de öyle diyebilirdim. Eve
gidince dayak yiyeceğim senin
yüzünden...(gülüyor) Geçen
gün karar verdim, benimki
Nastassia Kinski...Arkadaşlarla
"hangi sinema oyuncularına
verirdiniz" oynuyorduk.
Benim bu konuda büyük problemim
var. Verecek kimse bulamıyorum.
Nitekim o gün de bulamadım,
"iyi peki, Uma Thurman olsun
bari" dedim. Geçen aksam
"One Night Stand"i
verdiler televizyonda, Nastassia
Kinski sarışın bir füze
mühendisini oynuyor. Evet dedim,
işte kadın bu. Suzanne Vega
için o kadar ateşli değilim
ama.
Suzanne
Vega'ya da daha ziyade
"evlenilecek kadın"
gözüyle bakarlar...
Öyle
mi? Kötü. Hırkayla mı
çıktı sahneye?
Sabahlık
gibi bir şey giyiyordu.
Tekrar
bir düşünmem gerekiyor. Hayal
kırıklığına uğrattınız
beni. Benim kafamdaki Vega öyle
değildi. (gülüyor)
Suzanne
Vega deyince akla 80'ler geliyor.
80'ler deyince senin aklına ne
geliyor?
1980de
ben orta bir öğrencisiydim.
Kütüphanedeyim bir gün, bir
takım liseli abiler de gazetenin
spor sayfasını okuyorlar. Kenan
Evren Ankaragücü'nün birinci
lige geçmesini emretmiş. Nasıl
küfrediyorlar Kenan Evren'e!
Hiç anlam veremiyorum ben,
"adam gelmiş insanlar
artık ölmüyor"
düzeyindeyim. Dolayısıyla
1980'ler çocuğuyum ben
aslında. Ama kurtulduğumu ümit
ediyorum. Paraya çok
bulaşmadım hâlâ diye
düşünüyorum, belli olmaz
tabii de... Müzik olarak dersen,
bana 1980'lerden çok fazla bir
şey kalmadı. Bir yere
gittiğimde yanımda
götürdüğüm müzikler
içerisinde 80'ler çok fazla
yok. Ama ilk slow dansımızı
80'lerin müziğiyle yaptık, ilk
diskolarımız hep 80'ler çalan
yerlerdi. Hayatımızda "Eye
of the Tiger" oldu...
SERDAR
ATEŞER Medya Tavırs (Avdet
Seyri)
Kim
bu?
Serdar
Ateşer.
Tanımıyorum.
Mozaik
grubundaydı eskiden.
Haa.
Mozaik'ten bir tane kasedim oldu
hayatımda. Mozaik, Ezginin
Günlüğü, Yeni Türkü gibi
grupların çok çok
kıyısından geçtim. Arkadaş
çevremde pek dinlenen adamlar
olmadılar. Benim kendi kendime
keşfetmem de biraz uzun sürdü.
Bu
şarkının adı "Medya
Tavırs", şarkıdaki
sample'da Gülgün feyman ana
haber bülteninde Gazi Mahallesi
olaylarını sunuyor. Siyaset
kuramı master'ı yapmış,
Türkiye tarihi alanında tez
yazan biri olarak ne söylersin?
Beylik
şeyler: Türkiye'de medyanın
yapılanması gereği, Türkiye
gerçeklerine yaklaşım
biçiminin çarpıklığı;
medyanın demokratik işlevlerini
yerine getiremeyişinin yol
açtığı sakıncaların
maliyeti... Bunların hepsini
bırakalım, hepsi söyleniyor
zaten. Onun dışında ne
söyleyebilirim? Bence
Türkiye'nin ciddi
problemlerinden bir tanesi,
özeleştiri geleneğinden yoksun
oluşumuz. Ve bunun, toplumsal
bilinçaltı diye bir şey varsa
eğer, orada çok az yer etmiş
olacağını düşünüyorum. O
yüzden de hayatımızı yaşama
biçimimiz çok fazla yara
alıyor. Türkiye'de tırnak
içinde "Kürt
meselesi" var, bayağı
askeri harcama yapıldı, iç
savaşa varacak bir askeri
müdahale gerçekleşti,
"orada". Biz oraya
gidemedik, oraya gitmekle
yükümlü olması gereken, medya
olması gereken insanlar da
gidemediler. Türkiye öyle bir
yıpranma döneminden geçti ki,
kendimize dair gerçeklere
bakmamayı çok güzel bir sanat
haline getirdik. Bunu sadece
medya yapmadı, haksız bir
şekilde yüklenmeyelim, hepimiz
yaptık bunu. Almanya'ya
gittiğin zaman şöyle şeyler
görüyorsun: Trene biniyorsun,
kompartımanda iki tane yaşlı
teyze, bir tane gençten abi
oturuyor. 15. Dakikada
"Hitler zamanında biz niye
böyle tufaya geldik" diye
konuşmaya başlıyorlar. Bir
suçluluk var. Sağlıklı bir
suçluluk olduğunu
düşünüyorum bunun. Bir daha
aynı şeyin olmamasının
garantisi bir yandan bu.
Garantisi değilse de, bir daha
olmasını engelleyecek
unsurlardan bir tanesi. Bizim
hiçbir zaman böyle bir şeyimiz
olmadı: Türkiye'de bir sürü
Ermeni öldü, sürüldü ve bu
da, -devlet eliyle yapılıp
yapılmadığı kesin değilse
de- devletin gözü önünde oldu
ve buna kimsenin itirazı
olmadı. Biz bunu
söyleyebilmekten aciziz. Kitle
medyasında söyleyemiyoruz bunu.
Aklına da gelmiyor kimsenin.
Türkiye'de şu anda yaşayan
insanların dedelerinin,
babalarının komşularıydı bu
insanlar. "Benim komşum
öldürüldü" suçluluğunu
kimse yaşamıyor. Yaşamadığı
gibi, adamların bir sürü evi
barkı, tarlası, hazinesi var,
onların üzerine
konmuşuz...Yaptığın işten
suçluluk duymadığın gibi bir
de maddi çıkar sağlıyorsun ve
hiç özeleştirel
düşünmüyorsun. Bireysel
olarak da bunu yapmıyorsun,
toplumsal oalrak da yapmıyorsun.
Bunu yapmazsan, kendi
memleketinde yaşayan insanlara
karşı senin devletin bir
operasyon yürüttüğünde de,
buna karşı sessiz kalırsın.
Türkiye
tarihi üzerine tez
yazıyormuşsun, konusu ne?
1950'den
bu yana toplu siyasal eylemler. O
da şuradan çıktı: 1958
yılı, Vatan Cephesi kurulmuş.
Radyodan sürekli Vatan
Cephesi'ni Destekleyenler
listeleri okunuyor, Menderes'i
destekleyenler. Muhalefet çok
sert bir şekilde bastırılmaya
çalışılıyor. Yayınlanan
listeler çok düzmece: Ölmüş
adamların, sıfır yaşında
çocukların adlarından oluşan
abuk subuk listeler her gece
saatlerce oturuyor. Hesapta
"bütün vatan bizim
arkamızda" diyecekler.
Devir de öyle bir devir ki,
doğru dürüst demokratik
eylemleri
gerçekleştiremiyorsun, miting
yapamıyorsun, parti
kuramıyorsun, kitaplar
toplatılıyor, gazeteler
kapatılıyor... Ne yapıyor
memleketim insanı? Radyo
Dinlemeyenler Derneği
kuruyorlar. Türkiye'nin dört
bir yanında bu derneklerden
kuruluyor. Adamlarda mizah var,
kitlesel anlayış var, acayip
hoşuma gitti. Daha bu zamana
gelecek olursak, Susurluk'tan
sonra ortaya çıkan Aydınlık
için Karanlık gibi bir şey var
mesela. Konu komşu herkes
ışıklarını yakıp
söndürmeye başladı. Böyle
kaybeden, hiçbirşeyi
değiştiremeyen bir karakteri
var bunların. Bir şekilde bir
dil buluyorsun ama kendine. Bunun
hikayesini yazmak istiyorum.
Öyle bir birikim olmalı
Türkiye'de: Hep konuşmayan
toplumdan yakınılıyor ya,
aslında bu toplum bir şekilde
konuşuyor. Ona bakmak lazım, o
birikimi gerçek bir birikim
haline getirip, daha önceki
deneyimlerden öğrenip bir
şeyler yapmak lazım.
CHEMICAL
BROTHERS Out Of Control
(Surrender)
Bilmiyorum.
Chemical
Brothers. Videoklibini
seyredersek belki daha
açıklayıcı olabilir.
(klibi
seyrettikten sonra) Devrim
oluyor, sonra devrim
ehlileşiyor, reklam oluyor.
Sonra tekrar devrim oluyor, sonra
tekrar reklam olacak herhalde.
Çok
karamsar oldu...
Öyle.
Bu son on yılın hikayesi değil
ki, dünya böyle olmuş. Bu bir
döngü, belki doğası gereği.
Ne zaman yaşamış olduğuna
bağlı: Devrim zamanı
yaşamışsan eğer, o zaman
senin için hakikat devrim
oluyor; eğer evrim zamanında
yaşamışsan, evrim senin
hakikatin. Ve eğer sen evrim
zamanında yaşayan bir
devrimciysen, çok küsüyorsun
hayata. Bizim cumhuriyetçilerin,
Mümtaz Soysal'ın yaşadığı
büyük küskünlük bundan
kaynaklanıyor bence. Gerçekten
çok yüklü bir yaşam, hayata,
topluma, insana dair çok güzel
şeyler hissediyorsun, hep
birlikte bir iş
yapıyorsun...Sonra olay İkinci
Cumhuriyetcilere dönüyor,
reklam malzemesi oluyor. Atatürk
bir idol senin için, o
dönüşümün simgesi ve
tümüyle sıradanlaştığını,
hiçbir öneminin kalmadığını
görünce elbette küsüyorsun.
Bir yandan da, işin doğası bu.
Devrimlerin en sakat yanı,
kalıcı olmamak. Bir devrimi
kalıcı kılamıyorsun. Ve bazı
şeylerin kendi zamanı var: Sen
istediğin kadar devrim yap,
bazı şeyler arkadan geliyor.
Kızılderililerin zaman
anlayışı gibi: Ne kadar
hızlı gidersen git, ruhun
gittiği belli bir hız vardır.
Diyelim ki İstanbul'dan
Londra'ya uçakla gidiyorsun,
senin ruhun ancak yürüme
hızıyla oraya gider, ve sen
Londra'ya gerçekten ancak ruhun
oraya vardığında varmış
olursun. Toplumlar biraz bana
öyle geliyor: Sen istediğin
kadar devrim yap, o toplumun
kendi değişme hızı, bir evrim
hızı var.
Bu
MTV'de, Number 1'da gösterilen
bir klip, kulüplerde çalan bir
şarkı. Bir popüler kültür
eseri ve içeriği de böyle. Bir
mücadele alanı olarak ne kadar
geçerliliği var popüler
kültürün sence?
Bunun
mesajını nasıl okuduğuna
bağlı. Ben tümüyle sinik bir
şekilde okuyorum. Mücadele
reklama dönüşüyor, yeniden
mücadele başlıyor. Sen buna
"adam o reklama saldırıyor
ve hâlâ umut var" diye mi
okursun, yoksa "bundan sonra
bunun da bir reklamı
çıkacak" diye mi okursun?
Birincisi
gibi okumayı tercih ederiz...
Ben
de ikincisi gibi okurum. Sinik
bir saptama gibi. "Out of
control" olan, ya da
"Out of control"
kalabilecek hiçbir şey yok
bence. Ama bu demek değil ki,
bir şey yapmayacaksın.
*Maral
Yağyazan'a teşekkürler.
|