söz vermiş miydim bilmiyorum buyrun,dinleyin
CD ÇIKTI!
"Hayatımızda Bir 'Eye of the Tiger' Oldu"

Merve Erol & Ulaş Özdemir; Roll, Aralık 1999

Edebiyatımızın yeni nesil kalemlerinden. Notalarla biten ilk kitabı "Noktanın Kesişimleri Antolojisi"nden başlayarak ilk romanı "7" ve "Suç ve Ceza"da da müzik hep eşlikçisi oldu. "Belkienisbatur" kitabının meraklısı da, sevmeyeni de çok oldu ama, Akaş okurun ahını galiba en çok "Gizli Hava Müzesi" isimli "derleme"siyle aldı: Kitabın üzerinde sadece "derlenen"lerin (mesela Cortazar'ın, Burgess'in, Borges'in) isimleri yazıyordu, ve fakat karşımıza Cem Akaş hikayeleri çıkıyordu. Yapı Kredi'den çıkan son kitabı "İse"de "ise", çeşitli dergilerde yayınladığı makaleleri ve esprili testleri bir araya getirmiş..Oyunları seven Akaş'a on adet sürpriz şarkı dinlettik. Bu sefer bahsi, şarkılardan ve şarkıcılardan ziyade, şarkıların mevzularından açtık. Ayrıca, bu ay blind test'te teknolojik ilerleme kaydettik: İşin içine bir de videoklip girdi. Bu test hani "blind"dı demeyin: Zira sözkonusu klip kural mural dinemiyor...

CEM KARACA Es kamen Menschen an (Die Kanaken)

Cem Akaş: Sıfır

Sesi hiç tanıdık gelmiyor mu?

Cem Karaca..Almanya günlerinde söylediği şarkılardan bir tanesi herhalde.

Türkiye'ye döndüğünde "Almancılar" adıyla okudu bu şarkıyı.

Şimdi anladım...İlkokulda mandolin çalıyordun. Mandolin hocamız sıkı solcuydu. O yüzden Cem Karaca çalmasını öğrenmiştik. Herifin çok karanlık, çok soğuk, çok sigara dumanlı bir evi vardı, gözlerim yaşara yaşara bunları çalmaya çalışırdım. Ondan sonra Cem Karaca'yla fazla ilgim olmadı açıkçası. Geri döndüğünde "n'apıyor bu adam" diye baktık biraz, o kadar.

Şimdi Star gazetesinin reklamını sunuyor...

Türkiye çok ilginç bir memleket: Kimin ne yapacağı hiç belli olmuyor. Büyük konuşmamak lazım, mümkün olduğunca ufak laf edeceksin.

Sen de "Almancı"lardan sayılırsın...

Orada doğdum. Annem babam İzmitli. Babam gitmiş önce, biraz para kazanmış, Mercedes almış kendisine. Kız istemek için dönmüş. Vermişler tabii: İzmit'te o sırada bir kişinin daha Mercedes'I var, o da İzmit'in en zengini. Yedi yıl kaldım Almanya'da, ilkokula başladım. Fakat doğru bir karar vermişler bizimkiler: Ya bu çocuk ilkokulu doğru dürüst okuyacak burada, yani hep burada kalacağız, ya da şimdi döneceğiz ve olay bitecek. Nitekim dönmüşüz.

Baban epey para yapmiş oldu herhalde...

Aldığı Mercedes elden düşmeydi, bana yetişmedi, biz buraya Vosvos'la döndük. Altın bilezik kazanmış oldu ama. Orada bir mühendislik şirketinde çalıştı, burada da kendi şirketini kurdu.

Nereye döndünüz Türkiye'de?

İzmit'e. Seka ilkokulunda okudum. Okulda millet sinir olurdu bana Almancı diye. Bütün milli maçlarda Almanya'yı tutardım, babam çok sinirlenirdi. Sonra sonra, dördüncü sınıfta filan toparladım, "ben Türkümi yaşasın" muhabbeti ancak o zaman dank etti. İlkokulu İzmit'te bitirdim, yatılı okula Robert'e geldim.

Yatılı okumak zor muydu?

Yok canım. "En iyi yedi yılın hangisidir" diye sorsan, o yılları söylerim.

İzmit nasıldı, nasıl bir şehirdi?

Yaşanası bir yer değildir. Bir Fethiye caddesi vardır, bir Demiryolu caddesi vardır, ikisi birbirini keser zaten. Şimdi daha da kötü. Eskiden solcu bir tarafı vardı, şimdi iyice Faziletli doldu, çok tutucu bir şehir haline geldi. Ben üniversiteye başladığımda aile İstanbul'a taşındı, ama mesela benim küçük kardeşim var, şimdi üniversiteye gidiyor, dersaneye gittiği iki yıl boyunca "ben İzmit'e gideceğim, Kocaeli üniversitesinde okuyacağım" dedi. "Manyak mısın" diyordum, "hayatta böyle bir amaç olabilir mi?" Mühendis olmak istiyor, babasının şirketini devralacak. O bana dikilmiş projedir ama bana biraz büyük geldi.

Niye kimya mühendisliği okudun?

Babamlar yüzünden. Üniversitenin birinci sınıfındayken, yapamayacağımı anladım, mühendislikle işim olmaz dedim. Sosyolojiye geçmek istedim. İkinci dönemde hiçbir finale girmedim, hepsinden çaktım. Bizimkilere deklare ettim tekrar sınava gireceğimi. Bir hafta boyunca nasıl duygu sömürüsü yaptılar...Akşam yemeği seanslarını hiç unutmuyorum: Herkeste sinirler son derece gergin...Ben bu deklarasyonu yaptığım gece sofrada üç kilo kiraz vardı, hepsi yendi...(gülüyor) Sonunda kaybettim tabii. Ne yapalım dedim, bitiririz icabında. Nitekim de bitti, şaşılacak şey. Nefret ediyordum, kabustu okula gitmek, fakat kabullendikten sonra işler acayip kolaylaştı, dört yılın nasıl geçtiği belli olmadı. Arada başka işler yaptım, Tomris Uyar'dan kısa öykü, Nilüfer Göle'den sosyoloji derleri aldım. Sonuçta işim olmasa gider kimya mühendisliği yapabilirim...(gülüyor)

Mandolinden sonra birşey çaldın mı?

Gitara geçtim, ilkokul beşte. Çok ufak bir çocuktum, gitarla aynı boydaydım. Gitar da acıklı bir serüven oldu: "Kara basma iz olur" gibi şarkılar söyletmeye çalışıyordu hocam bana, hiç beceremiyordum. Bir de "r"leri söyleyemeyince çok korkunç oluyordu...(gülüyor) Bir süre hocayla çalıştım, bıraktım. Lise ikiye kadar gitarı doğru dürüst elime almadım. Ondan sonra da bırakmadım. Lise üç'te bir grubum vardı, en kötü elemanı bendim, çok yetenekli çocuklar vardı çünkü. Ondan sonra hep kendi başıma çaldım. Bir şeyler yazıyorum, ama çok insanın birlikte çalabileceği birşeyler değil.

LOU REED NYC Man (Set The Twilight Reeling)

Güzel bir şeye benziyor (sözler başlayınca) Lou Reed... "Set The Twilight Reeling"den mi bu?

Evet. "New York City Man".

Lou Reed çok iyidir. İlk defa canlı olarak "Blue In the Face"de gördüm onu. Çok matrak adam. "Bu sound'u yakalamak için 12 yıl uğraştım" gibi bir laf etmiş bir söyleşisinde. Önceki Lou Reed sound'undan çok farklı bir şey var mı bunda? Aradaki yılları çok fazla takip etmedim. Bir "Transformer"I biliyorum, bir de arada orda burda dinlediğim şeyler.

New York yılları nasıldı, ne kaldı sende New York'tan?

New York'ta daha çok caz dinledim ben, bir de klasik. Hâlâ dinliyorum. New York'ta küçücük, köşede kalmış kafelerde canlı müzik yapılıyor. Metroda inanılmaz yetenekli adamlar iki kuru para için çalabiliyor. Noel yaklaşıyordu, bir tane adam gördüm...Stanley Jordan'I bilir misiniz, çok garip bir gitar çalma tekniği vardır, elektro çalar, klavye gibi kullanır, vurarark çalar. Sürekli iki-üç gitar çalıyormuş hissi verir, bazen sinir de bozar. Onun aynısı bir adamdı, metroda çalıyordu, çok şaşırmıştım...Bir de CD'ler çok ucuzdu, çok para yatırmıştım, keşke üç katı daha yatırabilseydim, o kadar param yoktu.

Aşırmayı düşünmedin mi? Bunun üstüne yazı yazmış adamsın.

New York'ta hiç cesaret edemedim. Benim öyle, yankesicilik değil ama, dükkandan mal yürütme dönemim olmuştu. Vaktiyle bayağı iyi bir kariyerim vardı aslında...(gülüyor) Argos'la başladım, dergi çalıyordum. Çok süfli şeyler yapıyordum, fakat sonra çete olduk. Sürekli giysi çalıyorduk, Benetton'a, Levi's'a giriyorduk...

Giyip çıkıyordunuz...

Çok iyi bir yöntem. Yükte hafif pahada ağır sonuçta. Paramız yetmiyordu Levi's almaya, iyi oluyordu. Bir kere yakalandım, çok korkmuştum. Kaset çalmıştım, dükkanın en kalabalık olduğu gün, en kalabalık olduğu saat. Kasetleri şemsiyenin içine attım, "pardon" dedi arkamdan bir ses, "onların parasını verdiniz mi?" "Hayır" dedim. "Oluyor bazen böyle yanlışlıklar, buyrun kasaya" dedi. "Yok" dedim, "çalıyordum, yakaladınız..." O dükkanın iki yıl önünden geçemedim. Sonra yavaş yavaş bıraktım bu işleri.

Ne yapmaya gittin New York'a, günlerin nasıl geçiyordu?

Doktora yapmaya gittim. Bir bursla gitmiştim, bursun sağladığı imkanlardan biri bedava tiyatro, sinema, konser biletiydi. Fena değildi. Ama beş yıllık bir projeydi o, beş yıl bana çok fazla geldi. Doktorayı orada bitiremeyeceğimi gördüm, buraya geçtim. Bütün o zenginliğe, karışıklığına rağmen, İstanbul'daki enerji çok daha sahici bir enerji gibi geldi bana. İnsanların ordaki dertleri dert olmayan dertler. Abuk subuk meseleler tartışıp duruyorlar kendi aralarında. Avrupa'dan habersizler, dünyanın başka taraflarından tümüyle habersizler. Türkiye'de adamlar ölüyor, hayat memat meseleleri tartışılıyor, daha kaba bir gerçekliği var Türkiye'nin.

Geçen sayıda bir Max Frisch alıntısı yapmıştık: Amerikalıların biriyle tanıştıkları anda 15 senelik arkadaş gibi olduklarını, ama sonra bunun hiç ilerlemediğini söylüyordu.

Okudum, çok doğru. "Amerikan arkadaş canlılığı" dedikleri şey o: Adamlar asla dost olmuyorlar. Tanışır tanışmaz "canım cicim"dir gidiyor, fakat sınırlarını çok iyi bilmen lazım. Doğu kültürünün getirdiği farklılık o belki. Biz de aslında insanları çok kolay içimize alan insanlar değiliz, ama aldığımız zaman gerçekten alırız içimize. Orada yazılı olmayan, ama herkesin bildiği, resmi bir arkadaş olma prosedürü var, onu görüyorsun.

"Smoke"daki, "Blue in The Face"deki New York çok samimi, mahalle havası taşıyan bir şehir...

Ama orası Brooklyn, Manhattan değil. Ben Manhattan'da yaşadım. Benim bulunduğum yer, insanların çocuk yetiştirmek için seçtikleri bölgelerden bir tanesine çok yakındı. Öbür yanımızda Hispanikler oturuyordu. İki cadde arası elli metre, yüz metre ama apayrı dünyalar...Kaldığım yerin altı sokak yukarısı Harlem'di. Metroda uyuyakalıp kendini geceyarısı Harlem'de bulabiliyorsun. Gitmeden önce çok hikaye anlattılar tabii New York hakkında, insanın gözünü acayip korkutuyorlar. Fakat bir buçuk yıl içerisinde hiçbirşey gelmedi benim başıma. New York'ta çok güçlü bir Türk mafyası var. Central Park'ta kokain satıyor herifler, "ben Türküm" diyorsun, "aman abi, pardon" deyip devam ediyor yoluna. (gülüyor) Bir bakıma beyaz olduğunu hissediyorsun, "herifler bana gıcık kaparlar mı" diyorsun, sonra da düşünüyorsun, "ben beyaz değilim ki, ben Türküm". Garip bir şey.

BEASTIE BOYS Shake Your Rump (Sound of Science- Anthology)

Beni aşar...

Beastie Boys...New York'ta hip-hop'çuları nasıl gördün?

Vücut dillerine çok yansımış insanların. Sırf zenciler değil, herkes öyle hareketler yapıyor, öyle giyiniyor. Ne zaman ne kadar sahicidir bu, ne kadar moda haline geldi, kestiremiyorsun. Herkes nasıl kot pantolon giyiyorsa, herkes de orada rap'çiymiş gibi konuşuyor, rap'çiymiş gibi davranıyor. Vücut dilinden normal dilin sentaksına kadar hepsine yansıyor bu. Sokakta üç-beş kişi yan yana gelip rap yapıyorlar, alet yok, bir tanesi arkadan ağzıyla bas partisi çalıyor, bir tanesi davul sesi çıkarıyor, bir tanesi a capella yapıyormuş gibi söylüyor...Bana yabancı sonuçta. Rap'in toplumsal protestinin ne kadar sokağa yansıdığını çok fazla görmedim. Ama çok da ciddiye alınacak bir şey yokmuş gibi geliyor bana. Amerika o kadar oyuncak bir ülke ki...İki tane saçma salak partileri var, ikisi de aynı parti. Kimse zaten partilerle ilgilenmiyor. Çok ufak bir sol zümre var, onları da kimse ciddiye almıyor, kendi aralarında bile kendilerini zor ciddiye alıyorlar. Bir oyundur gidiyor, dolayısıyla Amerika'dan çıkacak gerçek bir protest hareketinin olabileceğini bu aşamada zannetmiyorum. Amerikalıların kafaya taktığı en büyük şey, bugün ne yiyeceğim, ne giyeceğim, kiminle düzüşeceğim...Muhabbet bu. Çok genelledim...(gülüyor)

Bir şiir formu olarak rap nasıl geliyor sana?

Şiirden hiç anlamam, işin doğrusu. Sanırım içinde şiir barındırıyor ama. Beat kuşağının yapmaya çalıştığı şeyle de ilgisi var aslında. Şiirin nasıl okunacağına, şiirin içeriğinin nasıl belirleneceğine dair bir sürü şey söyledi adamlar ve oradan bir devamlılık çizgisi görmek çok mümkün gibi geliyor. Ama ben yine rap'I sözü için de, müziği için de dinlemiyorum.

DONOVAN Hurdy Gurdy Man (Hurdy Gurdy Man)

Donovan. Sözlerini okudunuz mu hiç Donovan'ın? Çok abuk subuk. Geçen gün dinliyorduk daha, anlayana kadar canın çıkıyor, grameriyle oynuyor adam, her şeyi yanlış söylüyor. Fakat çok saygıyla dinlediğimiz bir arkadaşımızdır...(gülüyor)

"Hurdy Gurdy Man" bir sokak çalgıcısı değil galiba, ama pekala olabilirdi. "Yazarlar İçin Sokak Çalgıcısı Etiği" diye bir yazın var.

Çok eleştiri aldım o yazı yüzünden, bir dayak yemediğim kaldı. Orada bir puştluk var tabii: "Ready made postmodern manifesto" diyorum, çok sahiplenmeden orada söylediklerimi, sipariş üzerine yazılmışmış gibi yapıyorum. Ama bir yandan da söylediklerimi savunmayacak değilim. Yazma edimi ve ürün söz konusuysa eğer, bana biraz şöyle geliyor: İnsan yazdığı şeyin karşılığında para talep edebilir, para alırsa da çok iyi olur, ama yazarlık bir meslek olamaz. Yazarlık bir hizmetten ziyade, bedava yapacağın, karşılığında para aldığın zaman sevineceğin, kimseyi de sana para vermedi diye eleştiremeyeceğin bir konummuş gibi geliyor. Çünkü sen yazarak aslında kendinden olan talebini yerine getiriyorsun, yazmak tümüyle içe dönük birşey aslında, kendine yönelik talebine karşılık bir arzda bulunuyorsun. Ondan sonra piyasaya çıkarıyorsun ve üzerinde hak iddia ediyorsun, parasal karşılık anlamında. Biraz sahtekarca geliyor bu bana. Kimse, yazmakla ilgili bir meselesi varsa eğer, karşılığında para alamayacağım diye yazmaktan vazgeçmez. Yazan zaten yazıyor bir şekilde.Ama bunu illa meslek haline getirmek bana abartıymış gibi geliyor...

Bir gün geldi Enis (Batur), "abi çok sinirleniyorum bu gazetecilere" dedi. Manşette diyelim ki, Enis'in bir şiirinden bir imge, bir metafor kullanıyorlar, biraz dönüştürülmüş bir halde. Gazeteci tayfası, okumuşluğu arttıkça bu tür oyunlardan hoşlanıyor; güzel, daha edebi başlık atna hevesi var herkeste. Bu sefer de şu çıkıyor: "Ulan bu imgeyi ilk önce ben buldum, bunun karşılığını almıyorum" İkincisi, "bu imge özel bir şiir içerisinde özel bir imgeydi, attırıktan bir gazete haberinin attırıktan bir başlığı için yazmadım ben bunu, bu halde de çekiciliğini ve çarpıcılığını kaybediyor, sıradanlaşıyor, şiire döndüğünde aynı tadı alamaz hale geliyorsun." Bu söylenebilir birşey, ama parasal kısmına gelince, bence şairin yapılmış olan alıntılama karşılığında para talep etme hakkı yok. Birisi para veriyorsa iyi, alsın tabii. Bu bağlamda sokak çalgıcısı gibi görünüyor bana yazar: Kendi köşesinde müziğini yapan, önünde kesesi olan, kalabalığı memnun etmişse de para toplayan, ama sokaktan geçen kimsenin de kafasına "niye bana para vermiyorsunuz" diye ekşimeyen bir tip...

Türkiye'de birkaç yayınevi son birkaç yıldır telif parasını daha ciddiye alır, sözleşmeler yapıp yüzdeler verir oldu. Yine de para verecek olan adam yine muhasebeciliğini yapıyor, onun acısı hep hissediliyor. Biraz da hak vermemek elde değil: Adam yabancılara bakıyor, Amerika'da yazarlık büyük kariyer. Ama çok profesyonel adamlar, bizdeki gibi değil. Kitabın çıkıyor, en az bir yıl boyunca yayınevinin elemanı oluyorsun. Adam sana gezilecek şehirler listesi çıkarıyor, söyleşi, kitap okuma, kitap imzalama vs. Turneye çıkıyorsun resmen, yaptığın şey pazarlamacılık sonuç itibarıyla. Buna hayır deme hakkın yok, ya kitabın yayınlanacak ya da yayınlanmayacak durumdasın. Türkiye'de öyle değil: Hem sikim olsun, hem donuma değmesin durumu var. Füruzanı, Orhan Pamuk'u götürebiliyor musun Kayseri'ye? "Kaç yıldızlı otelde kalacağız" kavgası çıkıyor ondan sonra. Olmuyor işte öyle...

Metni yazanın o metnin sahibi olmaması gerektiğinden bahsediyorsun...

İstesen de istemesen de dünya biraz öyle oldu. Internetin olduğu bir yerde artık çok fazla "bu benimdi, sen kullanamazsın" deme hakkın yok, herkes istediği her şeyi alıyor. Umabileceğin tek şey, referansların verilmesi. Bir süre sonra bu da bir hoşluk doğurur: O senden alıntılanmıştır, sen de daha önce başkasından alıntılamışsındır, bir zincir çıkar ortaya. Sonra o zincirler kendi içlerinde küçük maceralar haline gelir, bir tür soy kütüğü çıkar. Kendi içinde heyecanlı bir şey bu. Ama bu saatten sonra bana muhasebecileri ilgilendirecek bir meseleymiş gibi gelmiyor. Kontrol edilebilir bir şey değil çünkü.

Yazıda alıntı yapmak gibi, müzikte de sample yapılıyor. Enstrümanlarla müzik oluşturmak yerine kaydı bağlamından koparıp başka bir atmosfere taşıyorsun ve yeni birşey elde ediyorsun...

Kesinlikle. Sanatsal üretim olarak bence çok geçerli bir yöntem, ortaya iyi bir şey çıkması koşuluyla. Sanatın tek ölçütü bu: Mal iyi mi abi? Eskiden de öyleydi, Mozart da, Beethoven da, Bach da bir sürü insandan alıntı yapıyordu, temayı alıp kendince değiştiriyordu. O zaman kimse copyright meselesi çıkarmıyordu. Sanat böyle bir şeydir sonuçta: Dinlersin, etkilenirsin, dönüştürürsün, kendi sanatın haline getirirsin. Ama Bach mesela Vivaldi'den aldığını saklamaz, doğru olan da budur...

ALLEN GINSBERG Refrain (The Lion For Real)

Çıkaramadım...

"Sahne Sanatlarından Biri Olarak Şiir" yazının girişi: "Allen Ginsberg CD çıkartır ve konser salonunda rap yaparak okursa şiirlerini, kendi poetikasına ters düşmez, aksine şiirinin güncellik boyutunu, bugünün Amerikan sokak şiirinin aldığı biçimle kaynaştırarak tutarlı davranmış olur ve aferini hak eder." Yine şiire döndük...

Hakkaten yine şiire döndük... (gülüyor)

Can Yücel son yıllarında hep "bize kabare lazım" diyordu, bir cazcıyla doğaçlama şiir okumak istiyordu ve rap'e sevgisinden dem vuruyordu.

Can Yücel için çok normal. Kendi gelişim çizgisi içinde o noktaya gelmesi çok normal.

Beat kuşağını seviyor musun?

Artık sıkılıyorum. Amerikan edebiyatı içerisinde adamların getirdiği çok önemli bir tazelik, yenilik var. Hissediyorsun, o noktaya kadar amerikan edebiyatı, özellikle öyküde bir yere gelmiş, kendi açılımlarını kullanmış ve biraz kendini yinelemeye başlamış, hatta biraz yaşamla da ilgisi kesilmiş. Beat kuşağının getirdiği o tuvalet kağıdına yazılmışlık, o sıradanlık, günlük yaşantının çok fazla dönüştürülmeden kağıda aktarılması acayip bir "beat" getiriyor gerçekten. Bası hissediyorsun, dım dım dım diye geliyor. Türkiye'ye o yeterince yansımış olsaydı zamanında, çok iyi olurdu herhalde. Bence Türkçe edebiyatın önemli eksikliklerinden biri oldu o. Nedense bizde edebiyatın edebi olması bir zorunlulukmuş gibi geliyor, edebi olmanın da çeşitli yolları var. Bu yollardan biri şimdi çok moda: Sanatın entellektüel olması. Amerikan öykücülüğünün çözdüğü sorunlardan biri bu: Entellektüel olmak zorunda olmayan şeyler yapabileceklerini biliyor adamlar. Bizde hala çok fazla entellektüel olmak isteyen, ürünlerinin entellektüellik kokmasını isteyen var. O yüzden de bir türlü doğal konuşma göremiyorsun Türk öyküsünde, romanında; nutuk olmayan diyaloglar okuyamıyorsun. Hiçbir şekilde akmıyor.

Beat kuşağı Doğu merakını, ilgisini de getirdi...

O da çok normal. Biz hep Batıyı örnek aldık kendimize, ama adamlar Batıydı zaten, örnek alabilecekleri çok fazla şey kalmamıştı, çok uzun zamandır tıkanma yaşıyorlardı. Bizim, Doğunun, hatta daha da doğumuzun çok işine geliyor bu durum. "Biz aslında haklıydık" durumu var. Batının Doğuya gösterdiği ilgi ilk başta daha oryantalist bir ilgiyken, maymunları seyretmek gibi gibiyken, şimdi biraz biraz daha hakiki bir ilgi haline dönüşüyor. Bir sürü sanatçı Budist olmaya çalışıyor, bana çok ilgi çekici geliyor bu, özellikle Türkiye'den bunu seyretmek. Biz yine bir tren kaçıracağız gibi geliyor bana, sonunda Batılı olacağız, Batılılar vazgeçmiş olacaklar batılı olmaktan...(gülüyor)

JOHN LENNON Instant Karma (Legend)

John Lennon.

Sen John Lennon'ın yazdıklarını çevirdin bir ara...

Çok keyifli, oyuncaklı bir kitaptı. Bir tür sokak Joyce'u ya da hafif siklet Joyce gibiydi. "Adamın İngilizcede yaptığını Türkçede yapabiliyor muyuz bakalım" gibi bir heyecan vardı. Dolayısıyla tam bir çeviri değil, daha çok Türkçede yeniden yazma gibi. Eğlenceliydi.

John Lennon sever misin?

Eh. Beatles'tan daha fazla saygı duyarım.

O zaman Beatles'ın esas adamı da Lennon oluyor.

Lennon'la McCartney farklı adamlar. Paul McCartney'I melodi bulma dehası yüzünden çok severim. Ama John Lennon daha harbi gibi geliyor. Bu kadar zaman sonra konuşmak çok zor, çünkü Lennon öldü, McCartney ölmedi. McCartney ölseydi belki farklı olurdu şöhret noktaları itibarıyla. Vaclav Havel'in başına gelenler gibi: Adam büyük bir halk kahramanıydı, rezistansın başıydı, sonra cumhurbaşkanı oldu, şimdi herkes herifle dalga geçiyor, popülaritesi tümüyle düşmüş durumda. Ama geriye dönüp baktığında, adamın yaptığı işler, kişiliği çok önemli. Öyle bir adamın cumhurbaşkanı olmuş olması bile kendi içerisinde çok önemli bir şey..Yaşadığın zaman mecbursun, bazı şeyleri kaybediyorsun. Bu durumda ölmek çok büyük avantaj...(gülüyor) Onu tam tartamıyorum o yüzden: Lennon yaşasaydı ya da McCartney ölseydi, şimdi nasıl bir değer yargısına sahip olurduk? Yine de McCartney dinlemeyi daha kolay buluyorum. Yolda giderken mesela ya Paul Simon dinlerim ya da Paul McCartney.

Evde otururken caz ya da klasik müzik mi dinliyorsun?

Genellikle öyle. Bir Duke Elligton gibi insanları, bir de Keith Jarrett, Bill Frisell gibi insanları dinliyorum. Klasikte de öyle: Klasik klasik olanlar, Bach, Monteverdi, Gesualdo filan, bir de daha yeniler, Schnittke, Riley...

Neden yazı yazıyorsun peki?

Hoşuma gittiği için. İşin mimarisi hoşuma gidiyor, kurmak, yapı yapıyormuş gibi yapmak. Onun kendi içinde getirdiği problemler var, sürekli problem çözerek gidiyorsun, kurgusal problemler var, hikayeyi nasıl anlatacaksın problemleri var, hikaye nasıl bir hikaye olacak problemleri var, hikayedeki insanların kendi aralarında çıkarttıkları problemler var...Bayağı bayağı matematik problemi çözüyorsun aslında, kafa yoruyorsun. Bunu çok seviyorum, kendime yarattığım sorunları çözme zevki gibi birşey...

BÜLENT ORTAÇGİL Oyuna Devam (Oyuna Devam)

(ilk dizede) Öyle aslında, bir tür oyun... "Oyun" kavramı kendinden menkul bir ciddiyeti törpüleyen bir şey... Oyunları hep ciddiye almışımdır ben. O yüzden de çok eleştirilmişimdir kız arkadaşlarım tarafından, "her boku ciddiye alıyorsun" diye. Çocukluğumdan beri de öyleymişim, oyun oynarken çok hırs yaparmışım. "Gerçek hayat versus oyun" durumu da var tabii. Yazarken "bakın ben ne yaptığımı biliyorum, sakın acemilik yaptığımı zannetmeyin, şu herif daha önce şöyle yapmıştı, onun farkında olmadığımı zannetmeyin, herşeyin farkındayım, kafam da çalışıyor, şurda da şunu yaptım, aman atlamayın" gibi üstten başka bir bakış koymak zorunda hissediyorum. "Noktanın Kesişimleri Antolojisi"ni okuduktan sonra Tomris Uyar "tamam lan, anladık, zekisin işte" demişti...Şimdi biraz daha farkediyorum ki, çok serebral olmadan, yazdığım şeyin olduğu gibi olmasına daha fazla izin verebilmeye başladım.

New York'ta Susan Sontag'la bir söyleşi yapmıştım. İki tane yeni kitap çıkarmıştı, "Yanardağ Aşıkları" ve "Böyle Yaşıyoruz Artık". O zamana kadar yaptığı şeylerden tümüyle farklı iki şey yapmıştı kadın. Çok zeki, akıllı, çok şey bilen bir kadın. Ama okuduğun zaman bundan kurtulamıyorsun: Çok akıllı birinin her şeyi bilerek yazdığı "bir şey". Ama sana onun dışında başka bir şey vermiyor. "Böyle Yaşıyoruz Artık"taysa ondan tamamıyla sıyrılmış, gene çok zekice bir kurgu, dil olarak da çok iyi tasarlanmış fakat çok hayat dolu. Bir arkadaş grubu var ve o arkadaşlardan biri AIDS'e yakalanıyor, o süreci anlatıyor. Susan Sontag da "bu iki kitabın hayatımda yazdığım en iyi iki şey olduğunu düşünüyorum ve bunun da sebebini bu serebrallikten, beyinsellikten kurtulabilmiş olmamda, akmasına izin verebilmemde görüyorum" dedi. Bunun önemli olduğunu düşünüyorum. İlla bir oyun kuracağım, şöyle mükemmel bir yapı olacak, şurasına da şunu yapayım demekten yavaş yavaş vazgeçebilmek, demek ki olgunlaşmakla ilgili. Bir yaştan sonra bana da olacak diye ümit ediyorum. Yani kasmayacaksın abi: İşin özü bu. Kasmaktan vazgeçebildiğin anda oluyor zaten. Daha ben tam vazgeçemedim, kasıyorum, ama olacak.

"Gizli Hava Müzesi" enteresan bir kitap.

Bir sürü insan kapaktaki Burgess, Borges, Cortazar gibi isimleri gerçek zannedip aldı kitabı... Çok komik şeyler yaşandı. Dava açmak isteyen avukatlar çıktı mesela, kitabı geri vermek isteyenler oldu. Orhan Pamuk "bu kitabın çevirmenini yazmamışsınız" diye kızdı. Ayanlar da oldu ciddi ciddi antoloji okuduğunu zannedenler de oldu. Kitapçılarda dünya edebiyatı rafında satılıyordu.

DNA featuring SUZANNE VEGA Tom's Diner (The Best Of Suzanne Vega- Tried and True)

Haaa...Hangisini yeğliyorsun sen?

Tek başına söylediğini...

Neden?

Sadece kendi sesinde orkestrayı barındırabiliyor ve başka bir şeye gerek bırakmıyor çünkü.

Orkestra enstrümantal çalınca da güzel oluyor, karnaval havası gibi. Ben de onu seviyorum, gerçi karnavalda çalınamayacak kadar minör tonda bir müzik, ama öyle. Bir de tipik bir Amerikan öyküsü olabilecek sözleri var.

Gittin mi konserine?

Gitmedim, askerdeydim, çok yandım o işe. Ben Suzanne Vega'yı Almanya konserinde seyretmiştim, çok ufak tefek bir hatunmuş, o kadar küçük olduğunu farketmemiştim.

Bir arkadaşımız var, "hangi kadınla beraber olmak isterdin" deyince hiç düşünmeden Suzanne Vega diyor.

Biraz daha az minyon tipli olsaydi, biraz daha uzun boylu olsaydı, ben de öyle diyebilirdim. Eve gidince dayak yiyeceğim senin yüzünden...(gülüyor) Geçen gün karar verdim, benimki Nastassia Kinski...Arkadaşlarla "hangi sinema oyuncularına verirdiniz" oynuyorduk. Benim bu konuda büyük problemim var. Verecek kimse bulamıyorum. Nitekim o gün de bulamadım, "iyi peki, Uma Thurman olsun bari" dedim. Geçen aksam "One Night Stand"i verdiler televizyonda, Nastassia Kinski sarışın bir füze mühendisini oynuyor. Evet dedim, işte kadın bu. Suzanne Vega için o kadar ateşli değilim ama.

Suzanne Vega'ya da daha ziyade "evlenilecek kadın" gözüyle bakarlar...

Öyle mi? Kötü. Hırkayla mı çıktı sahneye?

Sabahlık gibi bir şey giyiyordu.

Tekrar bir düşünmem gerekiyor. Hayal kırıklığına uğrattınız beni. Benim kafamdaki Vega öyle değildi. (gülüyor)

Suzanne Vega deyince akla 80'ler geliyor. 80'ler deyince senin aklına ne geliyor?

1980de ben orta bir öğrencisiydim. Kütüphanedeyim bir gün, bir takım liseli abiler de gazetenin spor sayfasını okuyorlar. Kenan Evren Ankaragücü'nün birinci lige geçmesini emretmiş. Nasıl küfrediyorlar Kenan Evren'e! Hiç anlam veremiyorum ben, "adam gelmiş insanlar artık ölmüyor" düzeyindeyim. Dolayısıyla 1980'ler çocuğuyum ben aslında. Ama kurtulduğumu ümit ediyorum. Paraya çok bulaşmadım hâlâ diye düşünüyorum, belli olmaz tabii de... Müzik olarak dersen, bana 1980'lerden çok fazla bir şey kalmadı. Bir yere gittiğimde yanımda götürdüğüm müzikler içerisinde 80'ler çok fazla yok. Ama ilk slow dansımızı 80'lerin müziğiyle yaptık, ilk diskolarımız hep 80'ler çalan yerlerdi. Hayatımızda "Eye of the Tiger" oldu...

SERDAR ATEŞER Medya Tavırs (Avdet Seyri)

Kim bu?

Serdar Ateşer.

Tanımıyorum.

Mozaik grubundaydı eskiden.

Haa. Mozaik'ten bir tane kasedim oldu hayatımda. Mozaik, Ezginin Günlüğü, Yeni Türkü gibi grupların çok çok kıyısından geçtim. Arkadaş çevremde pek dinlenen adamlar olmadılar. Benim kendi kendime keşfetmem de biraz uzun sürdü.

Bu şarkının adı "Medya Tavırs", şarkıdaki sample'da Gülgün feyman ana haber bülteninde Gazi Mahallesi olaylarını sunuyor. Siyaset kuramı master'ı yapmış, Türkiye tarihi alanında tez yazan biri olarak ne söylersin?

Beylik şeyler: Türkiye'de medyanın yapılanması gereği, Türkiye gerçeklerine yaklaşım biçiminin çarpıklığı; medyanın demokratik işlevlerini yerine getiremeyişinin yol açtığı sakıncaların maliyeti... Bunların hepsini bırakalım, hepsi söyleniyor zaten. Onun dışında ne söyleyebilirim? Bence Türkiye'nin ciddi problemlerinden bir tanesi, özeleştiri geleneğinden yoksun oluşumuz. Ve bunun, toplumsal bilinçaltı diye bir şey varsa eğer, orada çok az yer etmiş olacağını düşünüyorum. O yüzden de hayatımızı yaşama biçimimiz çok fazla yara alıyor. Türkiye'de tırnak içinde "Kürt meselesi" var, bayağı askeri harcama yapıldı, iç savaşa varacak bir askeri müdahale gerçekleşti, "orada". Biz oraya gidemedik, oraya gitmekle yükümlü olması gereken, medya olması gereken insanlar da gidemediler. Türkiye öyle bir yıpranma döneminden geçti ki, kendimize dair gerçeklere bakmamayı çok güzel bir sanat haline getirdik. Bunu sadece medya yapmadı, haksız bir şekilde yüklenmeyelim, hepimiz yaptık bunu. Almanya'ya gittiğin zaman şöyle şeyler görüyorsun: Trene biniyorsun, kompartımanda iki tane yaşlı teyze, bir tane gençten abi oturuyor. 15. Dakikada "Hitler zamanında biz niye böyle tufaya geldik" diye konuşmaya başlıyorlar. Bir suçluluk var. Sağlıklı bir suçluluk olduğunu düşünüyorum bunun. Bir daha aynı şeyin olmamasının garantisi bir yandan bu. Garantisi değilse de, bir daha olmasını engelleyecek unsurlardan bir tanesi. Bizim hiçbir zaman böyle bir şeyimiz olmadı: Türkiye'de bir sürü Ermeni öldü, sürüldü ve bu da, -devlet eliyle yapılıp yapılmadığı kesin değilse de- devletin gözü önünde oldu ve buna kimsenin itirazı olmadı. Biz bunu söyleyebilmekten aciziz. Kitle medyasında söyleyemiyoruz bunu. Aklına da gelmiyor kimsenin. Türkiye'de şu anda yaşayan insanların dedelerinin, babalarının komşularıydı bu insanlar. "Benim komşum öldürüldü" suçluluğunu kimse yaşamıyor. Yaşamadığı gibi, adamların bir sürü evi barkı, tarlası, hazinesi var, onların üzerine konmuşuz...Yaptığın işten suçluluk duymadığın gibi bir de maddi çıkar sağlıyorsun ve hiç özeleştirel düşünmüyorsun. Bireysel olarak da bunu yapmıyorsun, toplumsal oalrak da yapmıyorsun. Bunu yapmazsan, kendi memleketinde yaşayan insanlara karşı senin devletin bir operasyon yürüttüğünde de, buna karşı sessiz kalırsın.

Türkiye tarihi üzerine tez yazıyormuşsun, konusu ne?

1950'den bu yana toplu siyasal eylemler. O da şuradan çıktı: 1958 yılı, Vatan Cephesi kurulmuş. Radyodan sürekli Vatan Cephesi'ni Destekleyenler listeleri okunuyor, Menderes'i destekleyenler. Muhalefet çok sert bir şekilde bastırılmaya çalışılıyor. Yayınlanan listeler çok düzmece: Ölmüş adamların, sıfır yaşında çocukların adlarından oluşan abuk subuk listeler her gece saatlerce oturuyor. Hesapta "bütün vatan bizim arkamızda" diyecekler. Devir de öyle bir devir ki, doğru dürüst demokratik eylemleri gerçekleştiremiyorsun, miting yapamıyorsun, parti kuramıyorsun, kitaplar toplatılıyor, gazeteler kapatılıyor... Ne yapıyor memleketim insanı? Radyo Dinlemeyenler Derneği kuruyorlar. Türkiye'nin dört bir yanında bu derneklerden kuruluyor. Adamlarda mizah var, kitlesel anlayış var, acayip hoşuma gitti. Daha bu zamana gelecek olursak, Susurluk'tan sonra ortaya çıkan Aydınlık için Karanlık gibi bir şey var mesela. Konu komşu herkes ışıklarını yakıp söndürmeye başladı. Böyle kaybeden, hiçbirşeyi değiştiremeyen bir karakteri var bunların. Bir şekilde bir dil buluyorsun ama kendine. Bunun hikayesini yazmak istiyorum. Öyle bir birikim olmalı Türkiye'de: Hep konuşmayan toplumdan yakınılıyor ya, aslında bu toplum bir şekilde konuşuyor. Ona bakmak lazım, o birikimi gerçek bir birikim haline getirip, daha önceki deneyimlerden öğrenip bir şeyler yapmak lazım.

CHEMICAL BROTHERS Out Of Control (Surrender)

Bilmiyorum.

Chemical Brothers. Videoklibini seyredersek belki daha açıklayıcı olabilir.

(klibi seyrettikten sonra) Devrim oluyor, sonra devrim ehlileşiyor, reklam oluyor. Sonra tekrar devrim oluyor, sonra tekrar reklam olacak herhalde.

Çok karamsar oldu...

Öyle. Bu son on yılın hikayesi değil ki, dünya böyle olmuş. Bu bir döngü, belki doğası gereği. Ne zaman yaşamış olduğuna bağlı: Devrim zamanı yaşamışsan eğer, o zaman senin için hakikat devrim oluyor; eğer evrim zamanında yaşamışsan, evrim senin hakikatin. Ve eğer sen evrim zamanında yaşayan bir devrimciysen, çok küsüyorsun hayata. Bizim cumhuriyetçilerin, Mümtaz Soysal'ın yaşadığı büyük küskünlük bundan kaynaklanıyor bence. Gerçekten çok yüklü bir yaşam, hayata, topluma, insana dair çok güzel şeyler hissediyorsun, hep birlikte bir iş yapıyorsun...Sonra olay İkinci Cumhuriyetcilere dönüyor, reklam malzemesi oluyor. Atatürk bir idol senin için, o dönüşümün simgesi ve tümüyle sıradanlaştığını, hiçbir öneminin kalmadığını görünce elbette küsüyorsun. Bir yandan da, işin doğası bu. Devrimlerin en sakat yanı, kalıcı olmamak. Bir devrimi kalıcı kılamıyorsun. Ve bazı şeylerin kendi zamanı var: Sen istediğin kadar devrim yap, bazı şeyler arkadan geliyor. Kızılderililerin zaman anlayışı gibi: Ne kadar hızlı gidersen git, ruhun gittiği belli bir hız vardır. Diyelim ki İstanbul'dan Londra'ya uçakla gidiyorsun, senin ruhun ancak yürüme hızıyla oraya gider, ve sen Londra'ya gerçekten ancak ruhun oraya vardığında varmış olursun. Toplumlar biraz bana öyle geliyor: Sen istediğin kadar devrim yap, o toplumun kendi değişme hızı, bir evrim hızı var.

Bu MTV'de, Number 1'da gösterilen bir klip, kulüplerde çalan bir şarkı. Bir popüler kültür eseri ve içeriği de böyle. Bir mücadele alanı olarak ne kadar geçerliliği var popüler kültürün sence?

Bunun mesajını nasıl okuduğuna bağlı. Ben tümüyle sinik bir şekilde okuyorum. Mücadele reklama dönüşüyor, yeniden mücadele başlıyor. Sen buna "adam o reklama saldırıyor ve hâlâ umut var" diye mi okursun, yoksa "bundan sonra bunun da bir reklamı çıkacak" diye mi okursun?

Birincisi gibi okumayı tercih ederiz...

Ben de ikincisi gibi okurum. Sinik bir saptama gibi. "Out of control" olan, ya da "Out of control" kalabilecek hiçbir şey yok bence. Ama bu demek değil ki, bir şey yapmayacaksın.

*Maral Yağyazan'a teşekkürler.

 
designed by: sureyya_fx