| Siz
Kimin Kitaplığından
Çalıyorsunuz? "Çalmak"
sözcüğünü taşımak zor iş
– peşinde sürüklediği bagaj
çok ağır çünkü; din, ahlak,
felsefe ve hukuk gibi başka
ağır sözcükler gerekiyor
"çalmak"ı hakkıyla
kuşatmaya başlayabilmek için.
Bir yaşam pratiği olarak ele
alındığındaysa, tıpkı
varoluş gibi, dayanılırlığı
şüpheli bir hafifliğe
bürünebiliyor. Cümle içinde
kullanırsam daha kolay
anlaşılacak: Ben kitap
çaldım.
Bu
"iş"e bulaştığımda
gençtim; Argos dergisi yeni
çıkmaya başlamıştı, güzel
dergiydi Argos, pahalıydı ama;
alınamayacak kadar değilse de,
bedavaya getirildiğinde
sevinilecek bir paha. O ilk
"alçış" esnasında
harcadığım adrenalin,
sonraları, kaşarlandıkça,
sıfıra yaklaşır sanmıştım,
hiç öyle olmadı; dükkandan
çıkıp köşeyi dönene ya da
kalabalığa karışana kadar
duyulan titrek ve gergin heyecan
ve ardından gelen
rahatlama/efori tadı, çok az
rakipli bir kategoride
yarışır. Hızla genişledi
kapsama alanım: Argos'un
yanısıra Hürriyet Gösteri ve
Milliyet Sanat da gitmeye
başladı ilkin, ardından da
kitaplar, üçer beşer. Hediye
edeceğim kitapları bile
çalıyordum.
Teknik
gelişme ve pervasızlık da
başat gidiyordu: ceketin-montun
içine alelacele saklanılan ya
da pantolonun beline sokulan,
bavuldan bir gömlek küçük
çantalara sokuşturulan
kitaplar, bir süre sonra açık
açık elde taşındı ve hiçbir
şekilde saklanmadan,
"güpegündüz",
üstelik kitapçıyla gevezelik
ede ede kapıdan geçirildi.
Kısa sürede belli başlı
dükkanların kör
noktalarının, "sote"
kitaplarının envanteri
çıkmıştı (Cumhuriyet Kitap
Kulübünü vurmak öyle kolaydı
ki, "acemi sürücü eğitim
parkuru" olarak
kullanıyorduk, hevesli
arkadaşlarımızı oraya
salıyorduk önce); pek çok
kitaba artık tenezzül bile
etmiyordum; pahada ağır olanlar
yükte de ağır (ve hacimce
büyük) olduğundan bir
challenge teşkil ediyordu ve ben
artık yalnızca bu kitaplardan
haz alıyordum. Kafaya koyduğum
matbuat tek başıma
kaldıramayacağım boyutlara
ulaşınca grup çalışmasına
yöneldim ("girişimci
ruh" böyle bir şey mi?)
– two is company, three is a
crowd ilkesi uyarınca, şüphe
uyandıracak kadar kalabalık
olmamaya özen gösteriyorduk.
En
azından başlarda. Sonra bir
dalak yarılması hasıl oldu
elbette. O yazı unutamıyorum:
beşi hatun, altı kişilik bir
çeteydik ve mütevazı bir
çekirge sürüsü gibi talan
ediyorduk her yeri, manyetik
alarmlar henüz
yaygınlaşmamıştı ve şık
giyim mağazaları, kotçular,
ayakkabıcılar, marketler,
kuruyemişçiler savunmasızca
kurbanımız oluyordu.
Terbiyesizce çalıyorduk.
Kitapçılara pek uğramaz
olmuştuk artık – ben kendi
adıma, yalnız kitap çalmayı
meşru addeden entelektüel
elitizme karşıydım ve kitap
çalmaya karşı bir tepki
geliştirmiştim; kitap ucuzdu
ayrıca, riske girmeye değmezdi;
tezgahtarını abandone
ettiğimiz Levi's dükkanından
üç kot pantolon, Lee'den kemer,
Mudo'dan ceket-gömlek-kazak,
irikıyım bir marketten
mükellef bir kahvaltı sofrası
donatacak malzeme götürmek
varken, kıçıkırık iki kitap
için kendimizi yoramazdık. Ama
sırf şıklık (daha doğrusu
gösteriş) olsun diye, iki avuç
dolusu Knorr bulyon
yürüttüğümü hatırlıyorum;
hırsızlık yaptığıma
inanamayan ve bir gösteri talep
eden arkadaşlarım vardı
yanımda; dükkanın dışında,
tedirginlik içinde
bekleşmişlerdi – iki
dakikanın altında
tamamlanmıştı işlem.
Nasıl
oluyordu da oluyordu? Meslek
sırrı mıdır bilmem, herkes
zaten bilirmiş bu numaraları
gibi geliyor bana, bu saatten
sonra da farketmez herhalde.
Öyleyse işte: temel ilke,
ortamda "uyaran
fazlalığı" yaratmaktı
– hepimiz birden raflardaki
giysilere, deneme kabinlerine
saldırınca, bedenler ve
modeller hakkında seri sorular
sorunca, dışarıdakiler
çaktırmadan veya alenen
kabindekilere giysi verince,
içeridekilerle dışarıdakiler
sürekli yer değiştirince,
zavallı tezgahtar(lar)ın
yapabileceği fazla bir şey
kalmıyordu. Ya kabine çantayla
giriyor ve arzulanan nesneleri
içine tıkıştırıyor, ya da
(özellikle kışın) doğrudan
üzerimize giyiyorduk. Market
düzeninde çalışan
yerlerdeyse,
"görünürlüğü
azaltma"ya yarıyordu
kalabalık olmamız: aktif
hırsızla satış elemanı
arasına girme taktiği. Bazen,
dükkanda duran çocuk (ya da
kız) neler döndüğünü
anlamış ama ya emin
olamadığından, ya
cesaretsizliğinden, ya da
boşvermişliğinden dolayı bize
dokunmuyormuş gibi gelirdi bana;
bazense, en yakınının
ihanetine uğramışçasına,
"bu bana yapılır
mı?" gözleriyle bakarlar,
riyakar sorularımıza cevap
vermeyi sürdürürler,
çıkarken bizi uğurlarlardı.
Bu koyardı işte; sonraları
emekli olmaya karar vermemin bir
nedeni de bu oldu.
Hiç
yakalanmadık mı peki?
Ölümsüz olduğumuzu, ama bunun
yalnızca ölene kadar
süreceğini biliyorduk. İlk
uyarı işareti bir gün,
sağlıklı beslenmemizi
sağlamakla yükümlü
kıldığımız markete, iki
bavul eşliğinde girdiğimizde
geldi, kasiyerler bizi
gördüğünde bir koşuşturma
oldu ve reyonları dolaşmaya
başladığımızda, peşimize
iki adam takıldı. Paniğe
kapıldık, ama defans çabuk
toparlandı, hızla çıktık
kendi sahamızdan: ikili gruplar
halinde üçe ayrıldık; iki
hatundan oluşan gruplar birinci
dereceden şüpheli sayıldığı
için onlar hiçbir şey
"alç"madan kuru
gürültü yaptı ve marketten
çıktı; bense temiz yüzlü,
efendi halli ve erkek olmamın
getirdiği avantajı çok hızlı
kullanıp üç çeşit peynir,
tombul salam, bir kavanoz yeşil
zeytin, bir kavanoz fıstık
ezmesi ve iki paket hazır
çorbayı sırt çantama
doldurdum, traş bıçağı ve
iki paket Orkid'i alışveriş
sepetime koydum, kasada
parasını verdim ve çıktım.
Oraya bir daha girmedik.
Çekirge:
bir haftasonuydu, canım
sıkılıyordu, yağmur
yağıyordu, yeni şarkılara
ihtiyacım vardı. İlk Argos'umu
kaldırdığım kitapçıya
girdim – çok kalabalıktı
içerisi, kaset reyonuna üç
tezgahtar birden bakıyordu,
kimseye görünmeden hareket
çekmeye kalkmak delilikti.
Parasıyla almaya karar verdim ve
her zaman yaptığım gibi
reyonun başından başladım,
almayı düşünebileceğim
kasetleri toplayarak ilerledim,
sona geldiğimde de
topladıklarımın sayısını
ikiye indirecek bir eleme
yaptım, vazgeçtiklerimi geri
koydum. Kasaya gidecek ve
namusumla alıp verecektim. Ama
işte şeytan: insanlar para
ödeyebilmek için kuyrukta
bekliyordu – anlaşılmaz şey.
Kasetleri yumuşak bir bilek
hareketiyle şemsiyemin içine
attım, sol topuğumun üstünde
döndüm ve hiç acele etmeden,
raflardaki kasetlere bir kez daha
bakarak kitapçıdan çıktım.
"Beyefendi," dedi
arkamdan bir ses, gülümsemeye
çalıştım, "oraya
koyduklarınızın parasını
vermiş miydiniz?" İki
kişiydiler, konuşan çocuk
suratıma hiç bakmıyordu.
"Hayır," dedim.
"Buyrun kasaya," dedi
karşı kaldırımda bir
tanıdığını görüp
görmediğinden emin olmaya
çalışan insan taklidi yapan
çocuk; "Oluyor böyle
yanlışlıklar", dedi
diğeri, affeden bir sesle.
"Ne yanlışlığı
canım," dedim,
kızardığımı biliyordum ama
artık gülümsüyordum,
"çalıyordum,
yakaladınız." İki yıl
boyunca o kitapçının önünden
geçmek bile midemin
kasılmasına yetti. Bir daha
şemsiye kullanmadım, sanırım
başka nedenlerden ötürü.
O
yazdan sonra "çete"
dağıldı; ikili-üçlü
çalışmalar yaptık zaman
zaman, ama arası gittikçe
açıldı, yaşlandık belli ki.
Bir gün Paris'te küçük bir
şarküteride, peynirlerin
önünde fazla oyalandığımı
dışbükey aynadan gören
çığırtkan dükkan sahibi,
diğer müşterilere dert yana
yana beni kapı önüne koyunca,
çalmadan yakalanmış olmanın
üzüntüsü çöktü içime fena
halde, zaten yıkamıştım
eleğimi, uygun bir yere astım.
Bagajlı sözcüklerin evrenine
dönersek ve soyutlarsak: en
azgın dönemimde bile iki kurala
bağlı kıldım kendimi:
yalnızca satılığa
çıkartılmış şeyler meşru
hedeftir; yalnızca
satıcı-alıcı ilişkisi
dışında bir ilişki söz
konusu olmadığında
çalınabilir. Tanıdıklarımın
dükkanlarından,
kütüphanelerden, arkadaş
evlerinden çalmadım. Kitap
ödünç almamaya çalıştım,
aldıklarımı mutlaka geri
verdim. Kitaplığıma
sulanılmasına çanak tutmadım,
evlerine rahatça girip
çıkmadığım insanlara kitap
vermekten olabildiğince
kaçındım. Dolayısıyla ex
libris'lerle işim olmadı hiç,
"kebikeç"imi içimde
taşıdım, ben böcek.
|