| Son Timsahın Kuşsal
Zembereği Güneş,
batarken pek çok şeyi yumuşak ve cana yakın
bir biçimde aydınlatıyordu, ama özellikle
hükümet binasını: yirmi beş katlı bu yapı,
yüksek olmasının yanı sıra çok da uzundu ve
yan yatırılmış bir kibrit kutusuna
benziyordu; kuzey-güney doğrultusunda
uzanıyordu, doğu ve batıya bakan iki yüzü
tümüyle camdandı. Bu yüzden, çoğu zaman
aşılması olanaksız bir duvar gibi
gözükmesine karşın, şimdi ikinci bir
günbatımının gösterildiği bir perde
işlevini görüyordu.
Kibrit kutusu-duvar-perde,
başkentin her yerinde görülebilecek şekilde,
şehrin merkezine dikilmişti. Karınca-insanlar
topluluğu, kimsenin sözünü etmediği ama
herkesin bildiği (hep böyle olmaz mı zaten -en
derin kurallar kemiğin iç yüzüne yazılır)
çağdaş bir gelenek uyarınca, 21:30'a kadar
hükümet binasının çevresinde bireysel olarak
koşuşturmayı sürdürmüş, vitrinlere
bakmış, yaşlı ve yabancı bir-iki kadın
dışında kimse dilencilere sadaka vermemişti
("Ben devlet dairesinde çalışıyorum
bütün gün; ya siz?"). Lokantalara girip
çıkanlar garsonlara gülümsemiş, aynı kas
hareketinin bireysel duvarcıklarda
yansımasını gözlemiş ve düzenin
sürdüğüne bir kez daha inanarak (akşam
ibadeti) huzur ve diğer karınca-insanlarla uyum
içinde kalelerine çekilmişti.
Önüm-arkam-sağım-solum sobe.
***
"Son timsahın kutsal
zembereği."
Parola doğruydu. Hükümet
binasının kapısı, otomatik olarak on
dördüncü kez açıldı - tümüyle
olağandışı bir görüntüydü bu, daha
doğrusu olacaktı, eğer gören birileri
olsaydı. Ne var ki sokaklar boşaldıktan epey
sonra, gece yarısı hükümet binasına on dört
kişinin teker teker girdiğini doğrulayacak
hiçbir tanık bulunamayacaktı.
Bodrum katında toplanan bu
insanların hepsi otuz yaşın altındaydı.
Şafakla birlikte düşmana saldıracak kamikaze
pilotlarınınkine benzer birşeyler
paylaşıyorlardı sanki -garip bir dinginlik,
cesaret ve inancın verdiği gurur;
"gelecek" gibi, giderek daha az
insanın (ki insanlar da azalıyordu) harcı olan
bir soyutluğa tek gerçek olarak sarılmış
olmanın ve bunu, var olacakları bile kesin
olmayan insanlar için yapmanın getirdiği,
"yalnızlıkta dayanışma" duygusu.
Salonun, kapıdan uzak olan tarafında duran
heybetli koltuğun çevresinde sessizce
oturuyorlardı. Koltuk boştu.
Oia girdi içeri. Yaşını
bilen yoktu, ama çok yağmurlar gördüğü
belliydi. Çok ünlü bir bilim adamıyken savaş
sırasında ortadan kaybolmuş, gizli bir
ameliyattan sonra yeni bir yüzle tekrar ortaya
çıkmıştı. O akşam binanın kontrol
odasındaki ekrandan kapıyı gözleyip, parola
doğru söylendiğinde gelen kişiyi içeri
almış, sayı on dörde tamamlanınca da
aşağıdaki salona inmişti. Yirmi beş yıldır
buradaydı - işe ilk girdiğinde yerleri
silmekle uğraşıyordu; on yıl içinde Temizlik
ve Güvenlik Başsorumlusu olmuştu. Yapının
her karışını gözlemlemiş ve gerekli sonucu
kafasında bir yere not etmiş olmalıydı.
Geçmişini yalnızca o salondaki on dört kişi
biliyordu.
Diğerleri ayağa kalktı o
geldiğinde, koltuğuna oturana kadar da ayakta
kaldılar. Yalnız yaşına değil, bilgeliğine
de saygı duydukları açıktı. Hepsi de
temizlik ve güvenlik görevlisi olarak bu binada
çalışıyordu, hepsi üniversite mezunuydu;
felsefe, tarih, göstergebilim, sosyoloji
okumuşlardı. Ancak hiçbiri, üniversite
sırasında öğrendiklerini asıl eğitim
saymıyordu; ası eğitim, on yıl önce Oia'nın
onları seçmesi ve işe almasıyla
başlamıştı.
"Okulu bitirdiğim
günün gecesiydi," diye nasıl
seçildiğini anlatmaya başlardı Uuue; esmer ve
uzun boyluydu, çok iyi bir üniversitede tarih
okumuştu, Oia'ya çok bağlıydı;
"evdekiler uyuduktan sonra dışarı
çıktım. Bunu uzun zamandır tasarlıyordum.
Yağmur yağıyordu - iyice boştu sokaklar yani.
Nereye gittiğimi bilmeden epeyce yürüdüm.
Birlik Meydanının oralardaydım sanırım -
birden karşıdan bir adam belirdi. Önce çok
korktum, suçüstü yakalanmış gibiydim. Adam
bana yaklaştı, iki adım kala durdu. Yaşlı
olduğunu görebiliyordum. Yağmurdan
sırılsıklam olmuştu. Gözlerime dikti
bakışlarını, ayakkabısını çıkarttı,
başının üstüne koydu ve hiçbir şey demeden
geçip gitti. Kalakaldım. Ertesi gece yine
oradaydım, Oia da öyle."
Grubun diğer üyeleri, söz
buraya geldiğinde gülümseyerek başlarını
sallardı. Hikayenin gerisi tümü için aynı
olmuştu.
"Karınca-insanlar
tarafından çevrelenmiş ve yalnız
olmadıklarını bilmeyen, hatta insan
olduklarını tam ayırt edemeyen insanları
uyarmamız, uyandırmamız gerek," demişti
Oia, on yıl önce, yine bu salonda.
"Süper-mekanikleşmiş, moron-altı hayvan-
olmayanlar, 'soykırımın toplumsal bir erdem
olduğu, çünkü cinayetin kişisel bir suç
oluşturduğu' ilkesine sıkı sıkıya bağlı.
Bu soykırımı, gülümseyen yüzlerle, bize
karşı yürütüyorlar. Yaşamak ve soyumuzu
sürdürmek için savaşmak zorundayız. Sizler,
bu savaşın önderleri olacak ve 'ülke' denilen
bu coğrafi soyutlamanın köşelerine
dağılacaksınız. Beynini korumayı
başarabilmiş insanları bulacak ve büyük bir
dayanışma oluşturacaksınız. Ancak bu
şekilde varlıklarını sürdürebileceklerini;
gelecekte çocuklarının hayvan-olmayan
sürüsüne katılmasını, şimdi birleşirlerse
önleyebileceklerini anlatmalısınız onlara.
Yaşamın, yaşamaya değer olduğunu."
Şimdiyse salonda sessizlik
vardı. On yıl boyunca, bir temizlik görevlisi
görünümünün içine saklanmışlar, zamanı
geldiğinde neler yapacaklarını inceden inceye
tasarlamışlar, araştırmışlar,
tartışmışlar ve tüm bunları büyük bir
gizlilik içinde yapmışlardı. Bu zorlu bir
işti - daha en başında yakalanmak ve ölmek de
vardı.
"O gün geldiğinde
yapacağımız ilk şey, var olduğumuzu ve
birşeyler yapacağımızı insanlara duyurmak
olacak," demişti Oia. Planı basitti:
Hükümet binasının onuncu katında, doğuya
bakan odaların on dördünün camlarına bir
mesaj yazılacaktı - her odanın camına bir
harf, örgütün üyelerinden biri tarafından,
boyayla, şafaktan önce. Mesajın tamamını
yalnızca Oia biliyordu diğerleri, onun
bilgeliğine olan sonsuz güvenleriyle, mesajı
hiçbir zaman öğrenmek istememişti. Her biri,
yalnızca kendi yazacağı harfi ezberlemişti;
diğerlerine bu harfi söylememiş, onların
harflerini öğrenmeye çalışmamıştı.
Güvenlik için gerekliydi bu.
Herkes Oia'ya bakıyordu.
Yaşlı adam, hiçbir şey söylemeden,
kıpırdamadan oturuyordu. Erkene alınmış bir
infaz haberi gibi yankılandı kapı sesi
salonda. Herkes şaşkınlığa kapılmıştı.
Oia kalktı, yukarı çıkıp binanın girişine
gitti.
"Kimsiniz?" diye
sordu dışarıdaki gölgeye.
"Siz Temizlik ve
Güvenlik Başsorumlusu musunuz?"
"Evet."
"Yarınki falınızı
getirdim."
Oia kapıyı açtı, zarfı
aldı.
"Teşekkürler,"
diyerek yeniden kapattı tapıyı.
Salondakiler, heyecan
içinde, ayakta onu bekliyordu.
"Ne oldu?" diye
sordu Aei.
Oia koltuğuna oturdu, zarfı
açtı.
"Yarınki falımı
okuyorum." On dört gence yeniden baktı.
Okumaya başladı:
"Ona daha çok ilgi
göstermelisiniz. Paranızı sayın. Dişlere
dikkat."
Kimse konuşmuyordu. Gözler
hâlâ Oia'daydı. Ağır hareketlerle kağıdı
katlayıp zarfa koydu Oia, uzun sakalını
sıvazladı ve ayağa laktı.
"İnsanlar bizi
bekliyor. Yarın sabah mesajımızı
öğrendiklerinde bu baskı ve soykırım
döneminin son günleri başlamış olacak.
Karınca-insan olmak, insanlığın kaderi
olmaktan çıkacak. Ve unutmayın: yarın bizim
de son sabahımız olabilir. Ancak mesaj
öğrenildikten, yayıldıktan sonra bunun önemi
yok; biz olmasak da, savaşın kıvılcımı
düşmüş olacak ve eninde sonunda yangına
dönüşecek. Başlayabiliriz."
On dört karaltı, onuncu
katta, belirlenmiş odalara girdi ve her biri,
duvar büyüklüğünde cama, kendilerine düşen
harfi yazdı. Ardından on dört karaltı,
Hükümet binasından çıktı ve camdaki yazıya
ilk kez bakıp, gözyaşlarıyla onayladı.
Herkes gittikten sonra timsahların sonuncusu
Oia, küçük bir kapsülü ağzına attı.
Ertesi sabah başkentte,
güneşin yumuşak ışığını, camlara dev
harflerle yazılmış şu mesaj karşılıyordu:
ARGH EEK ZONG ECH
|