Tanrıların da Burnu Kaşınır

Cem Akaş (1988)

 

Onlar da kaşırlar – tatlı tatlı...

 

İstemeden intihar ediyordu işte. Taksiyle Boğaz Köprüsünün üstünden geçerken iş çıkışı trafiğine yakalanmış, araba sağ şeritte sıkışıp kalmıştı. Hoş, köprünün boş olduğu bir saat de pek kalmamıştı artık. Canı fena sıkılıyordu, yetişeceği bir tren filan yoktu ama öylesine boş boş durmak, ilerleyememek Hakan’ı çileden çıkarıyordu. Sık sık yinelenen dur-kalk-dur’lardan midesi de bulanmaya başlamıştı. Biraz temiz hava –onca arabanın arasında bulabilirse tabii– iyi gelecekti, bacaklarını biraz açmak, bir-iki adım yürüyüp derin derin nefes almak istiyordu. Hani en kaşınmamanız gereken anda her tarafınız deliler gibi kaşınmaya başlar, işte ona benziyordu Hakan’ın hali. Kısa vadedeki başlıca amacını böylece belirleyince, geriye girişimde bulunmak kalıyordu: kapıyı hızla açıp dışarı fırladı Hakan ve çelik halatların üzerinden atlayınca kendini, yaklaşık altmış metrelik ölümcül özgürlüğün önüne çekilmiş parmaklığın yanında buldu. Aşağıya atlamak kuşkusuz çok ilginç ve değişik bir deneyim olurdu, ama doğrusu böyle bir şeye en azından şimdilik hiç niyeti yoktu.

 

Hakan’ın göz ardı ettiği iki önemli konu vardı: birincisi, trafikte sıkışıp kalmış insanlar müneccim değillerdi ve dolayısıyla Hakan’ın intihar etmeye niyeti olmadığını bilemezlerdi. İkincisi, her toplumda belirli kavramlar, belirli simgelerle özdeşleştirilirdi ve nasıl bir insan, geneleve saz teli pazarlamak için gitmezse, Boğaz Köprüsü’nün ortasında hava almak için arabadan, üstelik de taksiden fırlamazdı. Sonuçta taksi şoförünün “dur kardeşim, nereye?” nidalarıyla başını çektiği panik, arabanın yakın çevresini sarmış, görenler görmeyenlere, görmeyenler de uyuyanlara, olanları anlatmaya başlamıştı. Birkaç kişi de “çocuk gidiyor yahu!” diyip arabalarından çıkmış, Hakan’ın olduğu yere koşturmaktaydı. Zeynep Kamil’e yetiştirilmeye çalışılan genç anne adayının ise beklemekten başka seçeneği yoktu, “ne vardı Zeynep Kamil’e gidecek, bu tarafta hastane mi kalmadı?” diye damadın başına ekşiyen anası da ikramiyesi. Uzun süredir böyle saçma adamlarla uğraşmak zorunda kalmamış olan köprü polisinin bir elemanı da, beklenmedik bir rahatsızlığın çıkmasına sinirlenmiş, söylene söylene G-2 no’lu kulübesinden çıkıp Hakan’ın olduğu yere doğru ilerliyordu. Milletin kendisine doğru geldiğini gören Hakan bu eğlencedeki rolünü kavramış, parmaklıkların üzerine oturup sol bacağını aşağıya sarkıtmış, böylece izleyicilerin iki metreden yakına gelmelerini engellemişti. Polis memuru Atilla Cengiz Bey (45) de, bu uzaklığa gelip durdu.

 

Şimdi Hakan’ın aklından zoru olup olmadığına bir bakalım, ben de size Hakan hakkında birkaç ayrıntı daha yaratayım. Hakan 25 yaşındadır, hala üniversiteye gitmektedir ve girdiği kimbilir kaçıncı fakülteden artık mezun olmaya karar vermiştir. IQ’su 128’dir, yani bir dahi değildir ama oldukça zekidir, kitap okumaya ve keman çalmaya düşkündür, ikisini aynı anda yapmak gibi garip huyları vardır. Kaşığı sol eliyle tutar. Aslında, anlattığım köprü olayındaki davranışı o gün etkisi altında kaldığı bir adet dolduruş sonucu ortaya çıkmıştır. Onu da anlatayım: bunlar beş-altı arkadaş biraraya gelip, ders kırmış olmanın da ivmesiyle, yaşamın anlamını tartışmaya giriştiler, öğle üstü; mekan fakültenin bir köşesi. Psikoloji öğrencisi Zerrin, öncelikle yaşamın bir anlamının olmasının gerekip gerekmediğini tartışmaları gerektiğini söyledi. Bu zor cümlenin yarattığı stresten kurtulmak için de kantine kola içmeye gitti. Böylece yuvarlanmaya başladılar. Onur’a göre bir anlam aramak yersizdi çünkü böyle bir anlam yoktu; yaşam kötü bir şakaydı ve insanlar hem bu şakaya hedef oluyor, hem de gülmek zorunda bırakılıyorlardı. “Hani ‘Bugün Salı / Enseler Kapalı’ dizelerinden sonra yediğiniz tokatın acısıyla arkanıza hışımla dönüp bir çamyarması görürsünüz ve gülümsersiniz ya, öyle işte,” diyordu Onur. Bu konuda bir süre tartışıp bir sonuca varamayınca konuyu değiştirmeye ve “eğer bir anlam varsa bu nedir, ne değildir?” sorusuna yanıt aramaya karar verdiler. Bu andan başlayarak Hakan dolmaya başladı (kadayıfa dek yol vardı) ve uzayıp giden bu söyleşinin sonunda özgürlük ve özgünlüğün erdemleri ile arada sırada abartma ve sıradışına taşmanın gerekliliği vurgulandı. Bu vurgu, ortak bir bildiri halinde yayınlandı. Ufak öğrenci grubu yeniden bireysel parçacıklarına ayrıştı ve her parçacık, önemli bir sorunu çözüme kavuşturmuş olmanın verdiği hafiflikle, yeniden dertler, sınavlar, maaşlar ve salatalıklar dünyasına değişik giriş kapılarından geçerek ulaştı. Hakan ise bu geçişi diğerleri kadar başarıyla tamamlayamamıştı, aklının bir kısmı hala yukarıdaydı; sanki o “yukarılar”a dönmek istercesine yaylanarak yürüyordu. Özellikle kendini beğenmişlerin sahip olduğu bu yürüyüş biçimi birçok insanda görüldüğünden, kaldırımda yürüyenler bunu yadırgamıyorlardı. Ancak Hakan bununla yetinmiyor ve arada sırada, üstelik hiçbir uyarıda bulunmaksızın zıplayıveriyordu! Evet, resmen zıplıyordu ve doğal olarak, kaldırımı bunun gibi bir zırtapozla paylaşma gafletine düşen normal insanlar şaşırıyor, irkiliyor ve hatta tiksiniyorlardı. Hakan bu insanlara aldırmıyordu, dahası, gösterdikleri tepkiden kıvanç duyuyordu. Böylece Hakan adındaki bu karakterin ileride yapacağı mantıksızlıklar ve saçmalıklar için gerekli önkoşulları vermiş oldum. Bu haliyle Hakan, potansiyel bir düzen düşmanı ve gizil bir delidir. Aklınızda bulunsun.

 

Sular yediyi gösteriyordu, mevsim sonbaharın sonuydu ve hava çoktan kararmıştı. Üniversite öğrencisi Hakan (25), sarı bir Renault taksiye bindi ve şoförün bezgin bakışlarıyla karşılaştı; buna aldırmadı (beklendiği gibi). Aralarında şu konuşma geçti:

 

– Fesuppanallah.

– Kadıköy’e lütfen.

– Köprüden mi gideceğiz?

– Her zaman köprüden mi gidersiniz?

– Evet.

– O zaman arabalıya binelim.

– Kadıköy’e arabalı var mı?

– Anlıyorum. Üzülmeyin bu sizin suçunuz değil, teknik olanaksızlıklar nedeniyle tekdüzeliğe mahkum olmuşsunuz. Ama yine de yaratıcı olmaya çalışın, aklınıza gelen en ilginç yoldan götürün Kadıköy’e beni.

– Fesuppanallah...

 

Düşüncelere garkolan Hakan, köprünün anti-trafikselliğiyle yüzleşince çevresine bakındı, o gün öğrendiği ve bunda sonraki yaşamını yönlendirmesine karar verdiği kuraları uygulamayı sürdürdü – yani taksiden fırlayıp köprünün kenarına kondu...

 

Hakan’ın kaderinin bu bağlamdaki önemini anımsatmadan edemeyeceğim: Hakan’ın kaderinin kaderi, benim tarafımdan yazılmaktı. Ben de böylesine bir karakterin başıboş dolaşmasına ve ortalığı birbirine katmasına izin veremezdim. Bu yüzden alkışlarınızla, polis memuru Atilla Cengiz Beyi sahneye davet ediyorum.

 

A) Atilla Cengiz Bey, Hakan’ınkine benzer bir değişime maruz kalmıştı. Kendisi sevilen bir memurdu ve görevinin gereklerine büyük bir tutkuyla bağlı olmasıyla tanınmaktaydı. O akşamki köprü nöbetini yine bu bağlılıkla sürdürüyordu; herşey olağan gözüküyordu ki birden çocuğun biri taksiden fırlamış ve köprünün kenar parmaklıklarına oturuvermişti, her an dengesini kaybedebilir ve düşebilirdi. Uzun meslek yaşamının yarattığı içgüdüyle olay yerine koştu, çocuğun iki metre kadar yakınına geldi ve birden durdu, çünkü daha önce bilmediği ve o anda kendisine vahiy yoluyla malum edilmiş bir gerçek vardı: Atilla Cengiz Bey, acı bir cilvem sonucu tıpkı Hakan gibi yaşamını sorgulamıştı. Böylece şimdiye dek, 12 yaşında ilkokul müsameresinde, rolünde olmamasına karşın bir havucu ayaklarıyla tutup yemeye çalışmasının dışında kayda değer birşey yapmadığının bilincine varmıştı. Hep kendisinden beklenileni yapmış, iyi bir vatandaş, örnek bir memur, ideal bir koca ve sevecen bir baba olmuştu, ama artık “zart” demişti. Değişik birşeyler yapma isteğiyle yanıp tutuşuyordu. Ha düştü, ha düşecek durumdaki bu çocuk da bir lütuftu (rica ederim, teşekküre hiç gerek yok. Görevimiz.). Normal bir zamanda, çocuğu yatıştırıcı sözler söyler, ani bir hareket yapmadan kalabalığın biraz daha uzaklaşmasını sağlar, birisini telefona gönderip yardım çağırtır, bu arada da çocuğu, yanına gelmesi ve yaşama dönmesi için ikna etmeye çalışırdı. Ne yazık ki bu akşam normallik sınırlarını aşmış, “olağanüstü-fantastik” sınırına doğru emin adımlarla ilerlemekteydi. Ve yine ne yazık ki Atilla Cengiz Beyin fazla seçme şansı yoktu.

 

B) Atilla Cengiz Beyde de bir gizillik vardı, kendisi gizil bir psikopattı, ayrıca daha pek çok ruh hastalığı, yüzeye çıkmak için sıra bekliyordu. Hepimizin bildiği gibi beklenmedik bir tehlike, panik hali ve aşırı stres, denizaltıların su atıp yüzeye çıkmasına benzer bir etki yapar insanların üzerinde. Trafiğin her günkü karmaşasına artık alışmış olan Atilla Cengiz Bey, intihar girişiminde bulunan biriyle ilk kez karşılaşıyordu ve bu durum, bedeninin ve beyninin kimyasal dengesini bozmaya başlamıştı. Hızlı adımlarla olay yerine doğru yürüdü, saldırgan hareketlerle kalabalığı yardı ve Hakan’ın yanına ulaştı. İşte o an gelmişti.

 

Bundan önceki iki paragrafı A) ve B) olarak belirledim çünkü üzerinize afiyet ben biraz demokratiğimdir, okurumun seçme şansı olmasını isterim. Bu yüzden Atilla Cengiz Beyin aslında bir ruh hastası olup olmadığı konusundaki yargıyı sizlere bırakıyorum. Tabii sizin seçiminiz, öykünün bundan sonraki akışını en ufak bir şekilde etkilemiyor ama o kadar da olacak artık, ne demiş atalarımız: “demokrasiden şaşma, çizmeyi aşma”.

 

(Fonda “Kader kapıyı nah böyle çalar” alt başlıklı senfoni çalarken okunduğunda bu bölüm daha etkileyici oluyor. Meraklısına.)

 

“Oğlum manyak mısın n’apıyorsun orada?” diye kükredi Atilla Cengiz Bey. “Yoğurt partisi veriyorum, sizde gelsenize memur bey,” dedi Hakan. Yine muzipliği üzerindeydi. Ama Atilla Cengiz Beyin espri dinleyecek hali yoktu, Hakan’ın iyice yanına geldi ve onu aşağıya itti.

Hakan afallamıştı ama son anda parmaklıklara tutunmayı başardı. Kalabalık felce uğramış, ağızları ve gözleri birer karış açık insanlar, ne olup bittiğini kavrayamadan onları izliyorlardı. Atilla Cengiz Bey, copunu Hakan’ın ellerine vurmaya başladı; Hakan’ın canı çok yanıyor, gücü tükeniyor, parmakları kayıyordu. Yalnızca sağ elinin işaret ve orta parmağıyla tutunuyordu artık, sonra işaret parmağı da kaydı. Atilla Cengiz Bey, son darbeyi indirmek için copunu öfkeyle kaldırdı ve Haylayf, işte yepyeni bir bisküi; sizler için / iyisini seçin – Haylayf, cop, Hakan’ın kalan son parmağıyla buluştu. Orta parmak, utangaç aşık rolünü benimseyip hemen buluşma yerinden uzaklaştı. Hakan düşmeye başladı. İlk defa kendisinden umulmayan bir iş yapmış olmanın engin mutluluğuyla dolan Atilla Cengiz Bey, oynak bir Karadeniz türküsünü ıslıkla icra ederek gişelere doğru yürümeye koyuldu. Ev sahibinin tuttuğu takıma beş çekildiğini öğrenen kiracının gülümsemesi vardı yüzünde. Hakan bu arada gayet sakin, düşüyordu – aslında sakin filan değil, büyük bir panik içindeydi tabii. (Lafın gelişi öyle dedim, sonra da silmeye üşendim yani.) Durup dururken öleceğini anlamıştı; son merci olarak bana seslendi:

– Abi bir dakka ben bu öykünün baş kahramanıyım şimdi ölürsem öykün yarıda kalır ve yarıda kesilmiş öyküye döner onun için beni ölüme yollamaktan vazgeçip kararını yeniden gözden geçirsen hadi benim aslan abicim çabuk n’olur...

– Hakan, evladım, boyuna bakmadan benim işlerime karışmanı bu seferlik bağışlıyorum, gençsin diye, ama bir daha olursa karışmam. Biz de o kadarını düşündük herhalde, bir bildiğimiz var ki konuşuyoruz, cık cık... Pekala, şimdi düşmeni durduruyorum, yalnız bir şartla; yaşaman için iyi bir neden göstereceksin bana, yoksa dosdoğru öbür dünyayı boylarsın, orayı da ben yazıyorum, ona göre. Hadi bakalım konuş, seni dinliyorum. Haa, ayrıca bu öykünün baş kahramanı olma saplantısından da vazgeç, tek ve en büyük kahraman benim, sen yalnızca sıradan bir figüransın.

 

Önce inanmadı Hakan, ölüme bu kadar yaklaşmışken geriye dönmüş olmasına. Aşağıya baktı ve Boğaz’ın frijik bir karıncayiyen kadar çekici sularını gördü; aklından kimbilir neler geçiyordu (aklından “şimdi işin gücün yoksa bu şizofrenik herifle uğraş”, geçiyordu ama ben duymamış oluyordum). Sonra yukarı baktı, kafasını sağa-sola çevirdi, belli ki beni arıyordu. Yazarların görünmez olduğunu ancak herşeyi görebildiklerini kimse anlatmamıştı ona herhalde.

 

– Oğlum beni aramayı bırak da sadede gel, boşa harcayacak zamanım yok benim, daha gidip telefon faturasını ödeyeceğim. Zaten PTT’nin bilgisayarı bana garezli, kazıklamak için fırsat kolluyor. Evet, bekliyorum.

 

Hakan bir süre daha kararsızlık içinde çevresine bakındı, sonra gözlerini Çamlıca Televizyon Vericisi’nin kırmızı ışığına dikerek konuşmaya başladı (görelim bakalım ne soyladı):

 

– Biz burada can derdindeyiz, sen tutmuş telefon faturasından söz ediyorsun. Kusura bakma ama beni ölüme itmeye hiç hakkın yok. Zaten ne verdin ki ne alıyorsun? Yazarımızsın dedik bağrımıza bastık, yuh be, olmaz olsun böyle yazar. Millet gül gibi yaşıyor, biz burada sürünüyoruz. Para-pul yok, doğru dürüst bir blucinimiz yok. Sonra gümrükten FM’li walkman bile arakladım, beni şöyle hali vakti yerinde bir ailenin yanına ver diye – sonuç? Yine memur babaya talim. Hiç olmazsa iyi bir kız ayarlasaydın.

– Melodram yaratmanın gereği yok Hakan, burada biz bizeyiz. Nesini beğenmiyorsun Ferhunde’nin? Taş gibi kız işte.

– Bırak allasen, iyi kalpli, iyi niyetli, tamam, ona birşey demiyorum da biraz salak. Epey salak. Resmen aptal. Üstelik sivilceli. Sende uyum anlayışı hiç gelişmemiş, kurs filan görmen gerek. Ben 25 yaşında yakışıklı, akıllı ve yetenekli bir gencim – haa, sonra aynı anda keman çalıp kitap okuma dalgası da nereden çıktı? Senin garip kaprislerine uyacağız diye anamız ağlıyor. Ayrıntılarla uğraşmaktan ana temayı mahvediyorsun.

– Hakan ağzını topla ve de taş koy. Sana neler yapabileceğimi unutman pek hayırlı olmaz. Sabrımı taşırma. Örneğin sen Ulan Bator’da keçileri otlatırken kafana bir göktaşı düşürebilir, seni kör ve sağır yapıp düşen yıldırımları fark etmeni engelleyebilir ve yağmurdan kaçarken sığındığın ağaca on megawattlık elektrik verebilirim, maddenin varken birden nasıl yok olduğuna iyi bir örnek oluşturursun. Sonra söylemedi deme.

– İyi be, iyi be, vur ulan vur, felek vurmuş, bir de sen vur.

– Hakan, benim üçüncü adım Felek olur, sanırım bir kavram karmaşası içindesin.

– Neyse işte. Bak şimdi beni iyi dinle-

– Sen beni iyi dinle. Bundan sonra benle konuşurken daha saygılı olacaksın ve “siz” diyeceksin, anlaşıldı mı?

– Anlaşıldı sayın Siz. Bakınız şimdi beni iyi dinleyiniz: Zerrin, Murat, Onur ve Gözde’yle konuştuk bugün ve eğer bizi bu bayık ortamdan kurtarıp daha renkli bir yere vermezseniz greve gitmeye karar verdik.

 

Demek benden habersiz, ayaklanma girişimi toplantısı ha. Yerim ulan sizi.

 

– Blöf yapıyorsun. Bende üç as var.

– Zaten dün başka bir yazardan daha teklif aldık, bu üçüncüsü. Buranın tek yazarı sen değilsin, ya şartlarımızı kabul edersin, ya da biz gideriz.

 

İş ciddiye bindi, iyi mi? Karakter bozuntusu şu sübyan bana kafa tutuyor. Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın be. Karakterler Sendikası olmasaydı ben sana yapacağımı bilirdim ya, neyse. Biraz alttan almalı. Hep böyle olur zaten, benim kaderim bu, bir öykü filan yazmaya kalkarım, adamlardan birisi hemen tozutup saçmalamaya başlar, ayrıcalıksız hep böyle. Kahpe felek. Hayır ben zaten kavun da sevmem ki...

 

– Ee, tabii haklısın Hakancığım ama bir de benim açımdan düşünsene. Herkes senin gibi bol para, güzel kızlar, heyecanlı ve renkli ortamlar isterse benim halim ne olacak? Nerede kaldı o zaman bu işin gerçekçiliği? Sıradan, günlük olayları öyküleştirip okuyucuya kendini gösterme durumu? Arada sırada bir-iki kişi acı çekecek, düşkırıklığına uğrayacak, haksızlıklarla karşılaşacak ki biraz varyete olsun, çizdiğimiz resim pespembe olmasın.

– Ya çok birşey istemiyorum ki senden, sizden, “Hakan’ın dersleri iyiydi, babası zengindi ve güzel, zeki bir kız arkadaşı vardı” diye yazsan kalemin mi biter yani?

– Yazamam çünkü o cümlede sözü edilen kız arkadaşın sana mı yoksa babana mı ait olduğu açık değil, kurgu hatası var. Bizim de meslek onurumuz var (icabında, çaktın?).

– Allahaşkına biraz ciddi olamaz mısın? Konu beni bazı kişisel yönlerden ilgilendiriyor da.

– Tamam, tamam. Hakan bak, bu iş benim ekmek salım, yazdıklarımla geçiniyorum ben. Zaman zaman sokaklarda dolaşıp, pencere altlarında yazmaya başladığımda insanların camlara çıkıp yazmayı kesmem için para attıkları da olmuyor değil, ama bunu ancak gerçekten çok darda olursam yaparım. Şimdi diyelim ki senin istediğini yaptım, ne olacak o zaman, senden sonraki karakterler de aynı koşulların kendilerine sağlanmasını isteyecekler. Dışarıdaki insanları, okuyucu kitlesini düşün, adam alacak kitabımı, kendi yaşamına bakacak, sonuçta da onunla kafa bulduğumu düşünecek. Neden? Çünkü benim yazdıklarımla karşılaştırdığında kendi yaşamı çok boktan gelecek adama! Her benim kitabımı okuduğunda aynı şey, aynı şey. Ee, adam da mazoşist değilse enayi yerine konmaktan ve rencide edilmekten hoşlanmayacak, bir daha da benim yazdıklarımı okumayacak. Bilmem anlatabildim mi?

 

Öf, amma konuştum ha ve ben neyim be. Hakan (25) bir üniversite öğrencisidir ve mor, kendisine çok yakışmaktadır.

 

Hakan başını öne eğmişti, düşünceli görünüyordu.

 

– Hakan ne düşünüyorsun?

– Müneccim miyim, nerden bileyim? Yazar olan sensin, düşünce balonunu boş bırakırsan elimden birşey gelmez. İyi be, kendi işini de bize angarya et bakalım. Zaten kafam bozuk...

– Afedersin.

– Şimdi beni öldürüyorsun sonuçta, öyle mi?

– Niye öyle diyorsun Hakancığım, sen hiç ölmeyeceksin ki, bu öykü seni her zaman yaşatacak, yaşamın sıradanlığından kurtulmaya çalışan bir genç olarak yazın tarihine geçeceksin. Hadi artık, hazırsan bu işi bitirelim.

– Dur, dur bir dakika canım, acele işe şeytan doldurur... Bir anlaşma yapalım: bundan sonra yazacağın ilk romana beni de al, öyle başrole filan gerek yok, sade bir şeyler olabilir, yeter ki eli yüzü düzgün, biraz da özgün olsun ve sonunda ölmeyeyim. Tamam mı, söz mü?

– Birşeyler yapmaya çalışırız...

– Söz ver.

– Hakan buna söz veremem, zaman neler gösterir, bütün vücuduma Allah korusun felç iner belki de bir daha hiç yazamam, belli olmaz ki. Biliyorsun gerçekçilik kaygısı olan yalnız ben değilim. Kesin birşeyler söylemek güç.

– Öyleyse ölmeyi reddediyorum.

– Hakan bunu yapamazsın.

– Ölmüyorum işte, sıkıysa öldür.

– Çocukluk ediyorsun. Bak, karakter istemek için sendikaya başvurduğumda sizle toplu sözleşme yapmıştık. O sözleşmenin üçüncü maddesi aynen şöyle der: “Karakterler, konu oldukları ya da bir parçasını oluşturdukları yazın ürünü boyunca tümüyle yazarın emrine girerler; 4. maddede açıklanan namus ve ahlakla ilgili hususlar dışında, yazarın istek ve iradesi doğrultusunda yönlendirilmeyi kabul ederler. Yaşam ve ölümle ilgili ve 4. madde kapsamına girmeyen tüm konularda yazara bağımlıdırlar.” (Çok iyi anımsıyorum değil mi, sözleşmeyi ben yazdım da.) Bu kadar. Şimdi son duanı vs. yap – ama sen dua da bilmezsin, öyleyse çişini yap, yol hali.

– Bunu kabul etmiyorum. O sözleşme beni bağlamaz, okumadan imzalamıştım.

– Bu devirde okumadan aşk mektubuna bile imza atmayacaksın. İyi yolculuklar.

– Dur, bari boğularak ölmeyeyim.

– Zaten darbenin şiddetiyle öleceksin.

– Emin olmak istiyorum. Hiç olmazsa şu kadarcık iyiliğin dokunsun. Boğulmaktan nefret ederim; Steinbeck’in romanlarından birinde boğularak ölmüştüm, Allah’ım ne korkunçtu...

– Uçtun yine, Steinbeck’in hiçbir romanında Hakan adında birisinin olduğunu sanmıyorum.

– O zamanlar adım Tom’du.

– Pekala, pekala, suya tam çarptığın anda oradan şu elektrikli balıklar var ya, adı neydi, işte onlardan bir tanesi geçsin ve yükünü sana boşaltsın, oldu mu?

– Bugün elektrikli günündesin yine, evde kesinti mi var?

– Sululuğun gereği yok. Kendine dikkat et. İyi günler. Sıradaki.

 

Çok şükür bunu da atlattık.

 

Şimdi bazı fesat okuyucular, “bunca iş olurken köprünün üzerindeki insanlarla Atilla Cengiz Beye ne oldu?” diye sorabilirler. Çekinmeyin, buyrun sorun. Efendim, Hakan’la aramızdaki söyleşi düşünce hızıyla gerçekleştiğinden (bkz. Mandrake, cilt 123, “Kobra’nın İntikamı”), izleyiciler, pardon insanlar, hiçbir şeyin farkına varmamışlar, Hakan’ın dümdüz düştüğünü gördüklerini sanmışlardı. Bu bir cinayetti ve faili (ben değil, Atilla Cengiz Bey), toplumu bu tür olaylardan korumakla görevli bir memurun ta kendisiydi. Şimdi ise gülümseyerek gişelere doğru yürümekteydi. Buna can dayanmazdı, her an bir katliam çıkabilirdi; sorumlu bir yazar olarak bu duruma el koymam gerekiyordu:

 

Köprü sessizliğe gömülmüştü. Atilla Cengiz Bey, insanların sessiz bakışları altında (gürültülü bakışlar henüz icat edilmediğinden) gişelere doğru yürümeyi sürdürdü. Ancak çok yavaş yürüyordu; acelesi olanlar, ses çıkarmaları yasak olduğundan kaş-göz işaretleriyle Atilla Cengiz Beyin rol çaldığını, böyle giderse perdenin sekizden önce kapanmayacağını, evde çoluk çocuğun beklediğini, birşeyler yapmam gerektiğini bana anlattılar. Anlatmayı bitirdiklerinde o çoktan gişelere ulaşmıştı. Ancak şaşılası bir sürpriz –eşyanın doğası gereği– kendisini beklemektedi: köprüden geçebilmesi için ne parası, ne de bileti vardı Atilla Cengiz Beyin. Kimsenin yapabileceği birşey yoktu, kader kazağın ön yüzünü bitirmiş, kollara başlamıştı. Atilla Cengiz Bey orada öylece kalakaldı, mesai arkadaşları da onu tutuklamak zorunda kaldılar. Zaten o herifin böyle birşey yapacağı taa başından belliydi (dedi arka’daşlarından biri). Yaşamının baharında bir genç yitirilmişti, ama öte yandan ve buna karşın toplum düzenini hedef alan ve temele yerleştirilmiş bir dinamit lokumu (45) daha fazla zarara yol açmadan yakalanmıştı. Taksi şoförü yine parasını alamamıştı. Zeynep Kamil bir müşteri daha kaçırmıştı. Yaşam, tüm yazarlara karşın sürüyordu.