III. Urbino
Anlatmak için bilmek, aktarmak için görmüş yaşamış olmak gerekmez elbette; gerekseydi din, bilim, sanat olur muydu?
Konumlama
İtalya’nın doğu kıyısına, Adriyatik’e yaklaşık yük kilometre uzakta Urbino, ülkenin kuzeyine de, güneyine olduğundan daha yakın. Urbino’dayken denize girmek istediğinizde Pesaro’ya gidersiniz – güzel bir plajı var Pesaro’nun, konumuz bu olmasa da.
Bir Ortaçağ kenti Urbino, hep de öyle kaldı; her insanı tanımlayan, başka insanların aklında yer ettiği halini içeren bir yaş dilimi vardır ya, Urbino için de bu dönem yaklaşık altmış yıldır ve bir baba-oğulun kenti yönettiği 1444-1508 aralığına, yani beş yüzyıl öncesine denk gelir. Bunun öncesinde de Urbino, oraya ulaşmaya çalışan bir ergendi; sonrasında, anılarıyla yaşayan, ölmek bilmeyen bir ihtiyar. Biz onu öyle sevmeliyiz.
Buralar Montefeldro toprakları olarak biliniyor yaklaşık bin yıldır. Verimli vadileri (Foglia, Savio, Marecchia) ve çok stratejik bir konumu korumak için Montefeldro ailesi Urbino’dan sur, kale, kule, kilise ve saray eksik etmemiş.
Dindar ve savaşçı bir aileydi Montefeldro’lar; Katolik Kilisesinin gönüllü askerleri olarak Haçlı Seferlerinde önemli roller oynamışlar, dördüncü seferin organizasyonunda birinci dereceden sorumluluk üstlenmişlerdi. Saldırganlıkları dinsel hırslarla sınırlı değildi yine de; kendi topraklarını genişletme, çevre dükalıkları tehdit etme ve bastırma konusunda da ileri gitmekten alamıyorlardı kendilerini. Ayrıca Kiliseyle her zaman ılımlı ilişkiler içinde bulundukları söylenemezdi.
Tarım elbette hep önemli oldu bu topraklarda, özellikle de meyvecilik. Tantalus burada yaşasaydı hiç zorluk çekmezdi – meyve ağaçları hep uzanabileceği mesafede olurdu, ırmağın serin suyu da eğildiğinde kana kana içebileceği kadar yakın. Rönesans dönemi, bölgenin ekonomisinde de önemli değişiklikler yarattı öte yandan – cam ve seramik işlerinde rakip tanımaz konuma geldi Urbino zanaatkarları; bu yetkinliklerini de 1600’lere kadar sürdürdüler, bir sabah uyandıklarında yeni malzemelerin yepyeni bir şekilde işlendiğini ve kendi ürünlerinin artık matah sayılmadığını görene kadar.
Avrupa’nın en önemli üniversitelerinden biri Urbino’da kuruldu. Entellektüel ve sanatsal üretimin başlıca merkezlerinden biri haline gelen kent, bunu üniversitenin hocalarına ve o hocalarla çalışmak için İtalya’nın çeşitli bölgelerinden olduğu kadar İspanya’dan, Almanya’dan ve Fransa’dan akın eden öğrencilere borçluydu. 1492’de Yahudilerin İspanya’dan sürülmesinin ardından, Yahudi kimliklerini gizleyerek Avrupa’nın çeşitli kentlerinde yaşama olanağı arayan zanaatkarlardan ve felsefecilerden bazıları Urbino’ya da geldi ve 1506’da Urbino Üniversitesinin kuruluşunda önemli rol oynadılar. Bunların arasında en ilginci kuşkusuz Mortinengo Baronzio’dur. Baronzio tam bir Rönesans insanıydı ve antik felsefeden mühendisliğe, astronomiden simyaya pek çok alanda çalışmalar yapıyor, ürünler veriyordu. Onu asıl üne kavuşturan ise, eski Yunan başta olmak üzere çeşitli uygarlıklardaki labirent motiflerini derlediği, karşılaştırdığı ve bunlardan Tanrı düşüncesinin ilahi bir hakikat değil, kültürel bir yapıntı olduğu sonucunu çıkardığı çalışmasıydı. Tanrının varlığını kanıtlayacağını sanan Papa, Baronzio’ya Vatikan Kütüphanesinde araştırma yapma izni vermişti, ancak çalışmanın gerçek niteliği ortaya çıkınca, Baronzio Urbino’yu terk etmek zorunda kaldı ve II. Bayezit’in çağrısıyla Bursa’ya yerleşti. Laboris sanctum adlı bu dev çalışmasının akıbeti bilinmiyorsa da, (gerçek adı hala bilinmeyen) Mortinengo Baronzio’nun İspanya’dan kaçarken yanında götürdüğü kitapların bir bölümünü Urbino Üniversitesi kütüphanesinde bulmak mümkün.
Urbino’nun gücünün, prestijinin doruk noktası, Dük II. Federico ve oğlu Guidobaldo’nun yönetiminde, 1444-1508 yılları arasında gerçekleşti. Federico, Papalık ordusunu Malatesta’lara karşı, kendi ordusunu da Papa’ya karşı yönetmişti, Lorenzo de’ Medici’nin paralı askeri olarak Volteria’daki bir isyanı bastırmıştı. Kazandığı paraları anıtsal yapıların inşasına harcadı, bir kütüphane kurdu ve sanatı destekledi. Kendisine Papa IV. Sixtus tarafından 1474’te Urbino Dükü unvanı verildi. Federico kendini sanata ve edebiyata meraklı bir savaş beyi olarak tanımlar, oğlunun da bu özellikleri taşımasını isterdi. Urbino ve Pesaro’nun da içinde bulunduğu Marche bölgesi, güçlü derebeyleri arasında paylaştırıldığı ve bu aileler hem birbirleriyle, hem de otoritesini yeniden kurmak isteyen Papalığa karşı kıyasıya savaştığı için, iyi bir asker olmak varoluşsal bir öneme sahipti. Federico’nun dileği gerçekleşti: küçük yaşta (1482’de) babasını yitiren Guidobaldo gençliğinde dine yöneldiyse de 17 yaşındayken Battista Sforza’nın (Sforza’lar da bölgenin güçlü ailelerindendi) yeğeni Albertina’yla yaşadığı fırtınalı aşk ilişkisi, kısa sürmesine karşın onda kalıcı değişimlere yol açtı. Bu aşktan geriye kalan acıyla kendini şiire ve felsefeye veren Guidobaldo, sarayda geleneksel olarak himaye edilen besteci ve müzisyenlerin yanısıra ressam ve şairlere de kapılarını açtı, Raffaello’yu, Ghent’li Justus’u, Polydore Vergilius’u yanına aldı. Guidobaldo ayrıca ömrünün son yıllarında Urbino Üniversitesinin kurulmasını da sağladı. Askerliğe gelince; hiçbir zaman saldırgan bir politika izlemediyse de ve savunma öncelikli bir yaklaşımı olduysa da, Dükalığın sınırları o öldüğünde en geniş haline ulaşmıştı.
Guidobaldo, Lucrece d’Aragon’la beşik kertmesiydi, ama bu evlilik hiçbir zaman gerçekleşmedi. Guido, onu yetiştiren ve eğiten Ottoviano degli Ubaldini’nin tavsiyesine uyarak 1490’da Mantova Markizi Federico Gonzaga’nın kızı Elizabetta’yla evlendi. Çiftin hiç çocuğu olmadığı için, Montefeldro soyu Guidobaldo’yla son buldu.
Guidobaldo 1496’da, Papalığın milisleriyle giriştiği savaşta yaralandı ve esir düştü. 1497’de imzalanan barış antlaşmasının sonucunda düşman kuvvetlerinin komutanı Orsini’ye yüklü bir diyet ödeyen Guidobaldo’nun ekonomik durumu ciddi bir sarsıntı geçirdi. Daha da kötü günler bekliyordu Dükalığı: Papa VI. Alexander’ın oğlu Cesare Borgia, yeni Fransa Kralı XII. Louis’nin koruması altında, kardinallik görevini bırakıp askeri bir kariyere başladı ve bir Papalık Devleti kurma projesini hayata geçirdi. 1502’de Urbino düştü; ancak VI. Alexander’ın ölmesi ve Cesare’ın sağlığının ciddi olarak bozulması sonucunda, dükalıklar Katolik Kilisesinin yönetimi altına girmekten kurtuldu. Dahası Guidobaldo, yeni Papa II. Julius’un isteğiyle Kilise güçlerinin başkomutanı oldu, ama kendi sağlığı da bozuk olduğu için bu görevi kendi komutanları aracılığıyla yerine getirdi. İktidarsız olduğu söylenen Guidobaldo, yeğeni Francesca Maria della Ravere’yi evlat edindi ve Urbino bu ailenin yönetimine geçti. Francesca, Guıidobaldo'nun kızkardeşi Paola'nın kızıydı ve bir skandalın cisimleşmiş haliydi, çünkü o doğduğu sırada annesi, yıllardır manastırda yaşayan, "kapanmış" bir kadındı. Francesca'nın gerçek babasının Massimo della Ravere olmadığı neredeyse kesindi, ama kim olduğu her zaman gizli tutuldu, hatta bir dönem, annesinin kimliği de gizlendi. Bu işin nasıl olduğu hiçbir zaman anlaşılamadıysa da, asma bahçenin sarmaşıkları (bkz. Gizli Yaşamı Olan Bitkiler), S. Chiara manastırının bahçıvanının bu işte parmağı olduğunu söylüyor, "hatta daha da fazlası," diye eklemeyi de ihmal etmiyorlar.
Guidobaldo 1508’de Fossombrone’de öldükten sonra Urbino’nun kaderi değişti. Birkaç yıl içinde dükalık sarayı, yıldızı yeni parlamakta olan Pesaro’ya taşınınca, dağlık bir alanda, yüksek bir vadide kurulmuş olan Urbino, önemli yolların üzerinde olmamasının da etkisiyle, siyasal ve ekonomik önemini yitirmeye başladı. Buna karşın entellektüel alanda hızlı yükselişini sürdürdü – korunaklı konumu, üniversitenin gelişimine katkıda bulundu. Kent, 1626 yılında, Della Roveres’in direnişinden sonra Papalık topraklarına katıldı; Urbino’lu Gian Francesco Albani, Papa VIII. Alexander tarafından Kardinal yapıldı; Papa’nın ölümünün ardından Albani, Kasım 1700’de Papa oldu ve XI. Clement adını aldı – Urbino’nun şansı bir süreliğine de olsa dönmüştü. O kadar ki, Roma’nın “konuşan” heykelleri arasında şöyle bir söyleşim geçtiği anlatılırdı:
Marforio: Söyle bana Pasquino, ne yapıyorsun?
Pasquino: Roma’ya göz kulak oluyorum, Urbino’ya taşımasınlar diye.
1860’ta İtalyan Krallığı’nın parçası haline gelen Urbino, bugün tipik ve iyi korunmuş bir Ortaçağ kenti görünümünde olmasına karşın, binalarının çoğu 17. ve 18. yüzyıllardan kalma. 15. yüzyılda inşa edilen katedraliyse büyük depremde yıkılınca 1789’da, neo-klasik stilde yeniden yapıldı.
Guidobaldo’nun aşklarından söz etmek, çocuğu olmadığı ve soyu kuruduğu için bazılarına ironik, hatta acımasızca gelebilir; oysa aşkın tek meyvesinin çocuk olmadığını bilenler, bu durumda herhangi bir gariplik görmeyeceklerdir.
Guidobaldo’nun zorluklarla dolu yaşamının başlıca sorumlularından birinin Lucrece d’Aragon olduğu sıkça söylenir. Guido henüz iki yaşındayken Lucrece’le beşik kertmesi yapılmıştı – hırslı iki babanın, topraklarını ve iktidarlarını kendileri öldükten sonra da genişletmek istemesinin tipik bir ürünüydü bu düzenleme. Ne var ki Federico’nun erken ölümü sonrasında Aragon ailesi fikir değiştirdi; Guido, kadın-erkek ilişkisinin ne olduğunu bile bilmediği bir sırada, bir “kadın” yüzünden halkının gözünde küçük düştü. Urbino’lular gururlarına düşkün insanlardı ve bu gurur, reddedilmekten hiç hoşlanmayan birşey olduğu için, kendilerini yenilmiş ve reddedilmiş saydılar. Halkın bir kısmı bu haksızlığı yapanlara karşı diş bilerken, bir kısmı öncelikle böyle bir hezimete zemin hazırladığı için eski dük Federico’ya, ardından da kendine ait bir kadını çekip alamadığı için Guido’ya nefret besledi. Bu kişiler, çocuğunun olmayışını da Guidobaldo’nun kafasına sürekli kakacaktı elbette.
İlkgençliğinin sonlarında Guido, on dört yaşındaki kuzini Albertina’ya aşık oldu. Albertina, Montefeldro sarayına lavta çalışmak ve edebiyat görgüsünü ilerletmek için yollanmıştı; çok güzel ya da çok akıllı sayılmazdı, ama Guido için baştan çıkarıcı bir yanı vardı belli ki – “devlet işleri”ni bir yana bırakan Dük, sarayındaki şairlere yazdırdığı aşk dolu şiirleri kendi eliyle kaleme almakla, Albertina için bestelettiği parçaları sarayındaki müzisyenlerle birlikte çalmakla uğraşır oldu. Hocası Ottoviano degli Ubaldini bu durumdan iyice endişelenmeye başlayınca, olayları kendi akışına bırakmak yerine müdahale etmeye karar verdi, ne var ki Dük laftan anlayacağa benzemiyordu. Guido’yla bu konuyu konuşmak bile imkansız bir hale gelince Ubaldini, Albertina’nın evine dönmesini sağlamaya karar verdi. Ubaldini’nin konuşmalarına kazara ve gizlice kulak misafiri olan Guido, hocasının planını duyunca çılgına döndü ve o akşam, seyyar bir tiyatro trupunun sarayda sahneleyeceği oyunu izlemeye giden Ubaldini’yi koridorlardan birinde hançerledi. Albertina, Guido’yu sevmiş miydi bilinmez, ama bu gözükaralık ona fazla geldi belli ki; Urbino’dan iki gün sonra ayrılan Albertina, altı ay geçmeden bir başka dükün oğluyla evlendirildi.
Guidobaldo, bu terk edilişin üstesinden hiç gelemeyecek gibi gözüküyordu, ama onu bağışlayan hocasının da yardımıyla melankoliden kurtuldu, hatta savaşlara girmeyi, topraklarına toprak katmayı, dev bir kütüphane kurmayı düşünmeye başladı, ömrünün son yıllarında gerçekleştireceği üniversite projesi de bu sıralarda ortaya çıktı. Ottoviano degli Ubaldini’nin gönül meselelerindeki tavsiyelerine de uymaya karar veren Guidobaldo, 1490’da Mantova Markizi Federico Gonzaga’nın kızı Elizabetta ile evlendi. Elizabetta’nın dedesi III. Luigi, “il Turco” adıyla anılırdı; görümcesi Isabella d’Este ise ünlü bir sanat hamisiydi (torunu Donna Eleanora d’Este’yse 1594’te Gesualdo’yla evlenecekti – “madrigallerin prensi” ilk karısını öldürttükten sonra elbette); bugün müzelerde bulunan majolica’ların önemli bir bölümü, Pellipario tarafından Isabella için resimlenmişti.
Guidobaldo’yla Elizabetta’nın evliliklerinde aşk vardı, ama zamanlaması tuhaftı: evlendiklerinde her ne kadar ikisi de birbirlerinden memnun idiyse de, aşk duymuyorlardı kesinlikle; iki yıl içinde Dük, karısına aşık olduğunu anladı – Elizabetta’nın içinde bulunduğu arabanın devrildiği haberi saraya ulaştığında kapıldığı dehşet sağlamıştı bunun farkına varmasını; ama tek taraflı bir aşktı bu. Çocuk yapmak için uğraştıkları dönemde, bu yoğun çaba ve kaba başarısızlık, Guidobaldo’yu karısından yeniden soğuttu, Elizabetta ise aynı süreçte kocasına giderek artan bir şekilde bağlandı, öyle ki, Guidobaldo ciddi bir arkebüs yarası aldığında, onsuz kalma korkusuyla neredeyse kendisi ölecekti. Guidobaldo sonunda gerçekten öldüğünde de ardında kalbi dopdolu bir kadın bırakmış oldu.
Urbino’ya yedi kapıdan giriliyor: Santa Lucia, Lavagine, Santa Maria, Valbona, Santa Bartolomeo, Raffaello ve Santa Filippo. Her birinin üstünde yedi kilit olduğu, anahtarlarının da yakışıklı kasap Giovanni Bruno’da durduğu söyleniyor.
Santa Lucia. Kentin en büyük kapılarından biri, Via Bramante’ye açılıyor; Dük I. Francesco Maria şerefine 1507’de yapılmış. San Francisco ya da Lizbon sokaklarını andıran Bramante, Albani Sarayını geçtikten biraz sonra sağa kıvrılıp Via Raffaello’yla kesişiyor. Kapının hemen üstünde ufak bir ev var - burada eskiden bir rahibe ve bir kahin birlikte yaşıyordu, öldüklerinde de başka bir rahibe ve kahin onların yerini alıyordu. Bu uygulamanın 1700’lerin sonuna kadar devam ettiği sanılıyor – eski mezarlığa bu kapıdan gidiliyordu, rahibenin görevi, kapıdan cenaze geçerken yol duası okumaktı; Santa Lucia kentin en doğudaki kapısı olduğu için yeni günün bu kapıdan girdiğine inanılır, kahinden de her gün için kehanetlerde bulunması istenirdi.
Lavagine. Bu küçük kapıdan girdiğinizde karşınıza Via C. Batisti çıkıyor; eğer bu kapıdan çıkarsanız Via dei Morti’de buluyorrsunuz kendinizi. Kapının hemen sağında, iki katlı bir ev büyüklüğünde, tek kapılı, tek pencereli bir kilise var, ama yüzyıllardır terk edilmiş. II. Mehmet İtalya’ya çıkmaya çalıştığı sırada, 1480’de Otranto’ya gelen ve burada kalan Bursalı Hattat Bahattin, yarımadanın çeşitli kentlerinde yaşamış, 1490’ların başında da Urbino’ya ulaşmıştı. Guidobaldo’nun karısı Elizabetta’nın dedesi “il Turco”, Bahattin’le yakından ilgilendi, hat sanatının inceliklerini torununa da öğretmesini istedi. Bahattin’in saraydaki görevi bununla bitmiyordu: çocuk yapmaya çalışan soylu çifte şifalı bitkilerden bel güçlendirici ilaçlar yapması istenmişti. Bahattin’in anladığı bir iş değildi bu, ama yeni geldiği bu kentte iyi karşılanmış, saygınlık kazanmıştı, bunu kaybetmek istemiyordu – elinden geleni yapmaya koyuldu. Porta Lavagine’nin yanındaki küçük kilisenin rahibi Giorgio’yla da bu sayede tanıştı – Giorgio bitkilere, merhemlere, şurup ve ilaçlara meraklı bir adamdı. Ne yazık ki çabaları bir işe yaramadı ve ikisi de gözden düştü; buna bir de hayvanlarla cinsel ilişki kurma suçlaması eklenince Hattat Bahattin’le Rahip Giorgio kenti terk etmek zorunda kaldı. Porta Lavagine’deki kilise de zaman zaman çeşitli işlerde kullanılmasına rağmen, lanetlenmiş “boş kilise” olarak bilinegeldi.
Santa Maria. Kentin en az kullanılan kapısıdır, önündeki ağaçlar yüzünden neredeyse gizlenmiş. Bu kapıdan girildiğinde Via Matteotti’ye çıkılıyor, hemen karşısında S. Agostino Kilisesi var. İspanya’dan kaçan Sefarad Yahudilerinden bazıları Urbino’ya sığınmak amacıyla buradan kente girdiği için “Yahudi Kapısı” da deniyor.
Valbona. Urbino’nun en görkemli kapısı, zafer takı formunda; 1621 yılında kentin ünlü mimarlarından Sigismondo Albani tarafından yapılmış. Mercantale Meydanına açılıyor; Via G. Mazzini izlenirse kentin kalbine, Piazza della Repubblica’ya ulaşılıyor. Takın üstündeki yazıtta önceleri Montefeldro ailesi ve mimar Albani hakkında bilgi veriliyorduysa da, Urbino’nun 1626’da Papalık topraklarına katılmasının ardından yazıt değiştirildi ve Tanrı'nın yeryüzündeki krallığını öven sözlere yer verildi, 1867’de son bir kez değiştirilerek İtalya Krallığı’na bağlılığı öne çıkaran bir metin kondu.
Santa Bartolomeo. Kent surları içinde kalan, sonradan açılmış ufak bir kapı bu. 1513-1519 yılları arasında Urbino’yu (ve Floransa’yı) yöneten Lorenzo di Piero de Medici’nin kızı Caterina de Medici (yani Kraliçe Margot – babasının ölümünden sadece birkaç gün önce doğmuştu) 24-25 Ağustos 1572’de Paris’te ve Fransa’nın pek çok yerinde Huguenot’lara (Protestanlara) karşı girişilen ve binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan katliamı tasarlamış, Papa XIII. Gregorius bu nedenle bir kutlama madalyası bile bastırmıştı. Aziz Bartolomeo Günü yapılan bu katliamın anısına, söz konusu madalyonun büyük bir kopyası, Santa Bartolomeo adını alan kapının üstüne de işlendi.
Raffaello. Kentin kuzey duvarının ortasında yer alan, Piazzale Roma’yı ikiye bölen, Via Raffaello’ya açılan kapı. Sağ tarafında Güzel Sanatlar akademisi, sol tarafında Lise bulunduğu için “Öğrenci Kapısı” da deniyor; kapının karşısında, kent duvarlarının dışında S. Sergio Kilisesi yer alıyor.
Santa Filippo. Bu kapının özelliği, kentin çeperinde değil, içinde olması. Ölüm Mabedinin Santa Filippo Sokağına olan çıkışı bu aslında; kentin kapılarından biri sayılmasının nedeni, Santa Lucia kapısına benzer bir şekilde, cenazelerin ilk bu kapıdan çıkması. 1700’lerin ortalarından sonra mezarlık taşınınca cenazeler Santa Filippo ve Lavagine kapılarından geçirilmeye başlandı.
Urbino’nun yapılarına ve sokaklarına daha yakından bakarken, 15. yüzyılın ikinci yarısında yapıldığı neredeyse kesin olan, ama ressamı hakkında kesin bir belirsizlik bulunan (Piero della Francesca, Fra Carnevale, Francesco di Giorgio Martini, Laurana, Bramante ya da bambaşka biri olabilir bu) “İdeal Kent” adlı imzasız tabloyu ele almak iyi olacak. Bu tablonun Urbino’da yapıldığı biliniyor, tablonun kendisi de dükalık sarayının salonlarından birinde sergileniyor; sarayın kapılarından bazıları da çok kesin bir şekilde bu tabloda yer alıyor, ama bu, ideal kentin Urbino’ya benzediği anlamına gelmemeli. Doğrusunu söylemek gerekirse, Urbino ideal kente hiç mi hiç benzemiyor aslında. Geniş bir meydan, merkezde silindirik bir yapı, düzgün sıralanmış büyük yapılar, mimari üslup – hepsi, gerçek Urbino’dan olabildiğince uzak; ancak bunun da ötesinde, tabloya yarı uhrevi bir hava veren, gizem katan şeyin aslında ne olduğu düşünüldüğünde, bunun insansızlık olduğu hemen anlaşılıyor. Urbino’nun sıkışık binaları arasından kıvrılan dar sokakları dolduran ve hepsi de birbirini tanıyan insanların, pencereden pencereye konuşan, Piazza della Repubblica’daki kafeleri doldurup bağıra çağıra dedikodu yapan insanların olmadığı bir kent, Urbino için ne kadar “ideal” olabilir ki?
Dönemin ünlü tiyatro oyunlarından birinin tam da bu soruyu gündeme getirdiği biliniyor. “Çalışkan Terzinin Evliliği” adlı bu oyunda Urbino Düküne yeni bir kostüm diken terzi, prova sırasında sinekler yüzünden deliye dönen dükü bu illetten kurtarmaya söz veriyor. Planı basit: bugün sinek kağıdı olarak bilinen nesnenin prototipini, şeker kaynatıp ince bir beze sürerek hazırlıyor ve bunu dükün yatak odasının bir köşesine asıyor. Bu buluşu öylesine başarılı oluyor ve bunun haberi kentte öyle hızlı yayılıyor ki, Urbino halkı bir anda sarayın önüne hücum ediyor. Olanlardan habersiz terzi, yeni prova için elinde kumaşlarla evinden çıkıp kent meydanına geldiğinde, ortalıkta kimselerin olmadığını şaşkınlıkla fark ediyor. O sırada, sarayın önündeki kalabalığın gürültüsünden bunalıp kaçan Dükün kızıyla karşılaşıyor – Dükün kızı, Urbino’nun en ünlü kişisine hayranlığını gizleyemiyor – işin sonu düğün dernek oluyor elbette. “Çalışkan Terzinin Evliliği” oyunu kuşkusuz bir başyapıt değil, ama “İdeal Kent” tablosunun dev bir versiyonunun, terziyle Dükün kızının karşılaştığı sahnede dekor olarak kullanılmış olması kuvvetle muhtemel.
“İdeal Kent” tablosu üzerine son bir not: ortadaki silindirik yapının bir kilise olması, tüm diğer yapıların 90° hükümdarlığını benimsemesi bir rastlantı değil, Papa’ya yöneltilmiş bir eleştiri olarak değerlendirilmeli. Dünyevi işlere karışmaktan geri durabilse bütün İtalyan kentlerini çevresine toplayabilecekken, hırsı yüzünden sürekli kan akmasına neden olmakla ve etrafında insan bırakmamakla suçlanan Papa, tablonun Dükalık Sarayında bulundurulmasını daha sonra savaş nedeni (casus belli) olarak görecekti. Bu tablo şimdi kentin en çok satılan turistik röprodüksiyonlarına kaynaklık ediyor.
Federico, 1454’te saray projesini yeniden ele almaya karar verdi ve bu iş için Floransalı mimar Maso di Bartolomeo ile anlaştı. Çalışmaya doğu duvarından başlayan mimar, son derece yalın bir iş çıkardı ve böylece Floransa Rönesansının başlangıcını belirledi. Duvardaki zarif pencereler, Floransa’dayken Donatello ve Michelozza’yla çalışmış olan Bartolomeo’nun gotik eğilimlerini ortaya koyuyor. Sarayın ana girişine Piazza Duca Federico’dan geçerek ve on bir basamaklık bir merdivenden çıkarak ulaşılıyor. Görkemli ana kapının çevresine koruyucu azizlerin heykelleri dikilmiş. Bu kapı artık kullanılmıyor ama – sarayı gezmek isteyenler az ötedeki bir yan girişi kullanmak zorunda. Ana kapının hemen ardından, kenti daha görmeden görülebilen Dome (Kubbe - "İdeal Kent" tablosu burada sergileniyor) ve Çan Kulesi yer alıyor. Sol taraftaki, ortasında nefis bir avlu ve eski bir kuyu bulunan dörtgen yapıysa, sarayın ana kısmını oluşturuyor. Federico’nun ömrü, sarayın yapımının bittiğini görmeye yetmemişti; üst katları çıkmak Guidobaldo’ya düştü. Sarayın batıya bakan yüzünde, Urbino’nun simgesi haline gelmiş iki ufak kule var – bunlar sarayın katları arasında geçişi sağlayan sarmal merdivenleri barındırıyor. Sarmal merdivenler Urbino’da çok moda ayrıca – beklenmedik anlarda karşınıza çıkıyor ve kot farkını gidermek için ellerinden geleni yapıyorlar.
Piazza Rinascimento’da, Saray kapısının hemen yanında yer alıyor. Küçük kentin küçük dikilitaşı, dikkatli bakılmadığında görülmediği için “Bamya” adıyla anılıyor. Bu dikilitaş, İtalya’daki diğer örnekler gibi Roma İmparatorluğu zamanında Mısır’dan değil, İstanbul’dan gelmiş. Padişah III. Ahmet, Lale Devrinde, Boğaz'daki ve Haliç’teki yazlıklarının bahçe dekorasyonu için Mısır’daki Asuan taş ocaklarından, kırmızı granitten oyulmuş çok sayıda yekpare dikilitaş getirtmiş, ancak Versailles Sarayındaki bahçe partilerine özenerek verdiği partilerden birinde bir dikilitaşın devrilmesi sonucu gözdelerinden biri ağır yaralanınca, bu anıtları teker teker elden çıkarmıştı. 1727’de kitap basımına başlayan ve 30’lu yıllarda önemli diplomatik görevler üstlenen İbrahim Müteferrika, Rusya’ya karşı Fransa’nın desteğini sağlama harekatına başlamadan önce Papalıkla bir yakınlaşma kurmaya çalışmıştı. Bu dikilitaş, büyük olasılıkla Padişah’ın haberi olmadan, Müteferrika’nın kişisel girişimiyle Papa XII. Clement’e yollandı; Papa, bu hediyeden hiç etkilenmediği gibi boyutunun ufaklığı nedeniyle hakarete uğradığını düşündü ve taşı, Kardinal Alberti’nin isteği üzerine Urbino’ya sürgüne yolladı. Bu da, Katolik dünyasıyla Osmanlı Devleti’nin arasında, daha sonraları iyice büyüyecek bir gerginliği başlatan olaylardan biri oldu.
Dükalık Sarayının karşısındaki tiyatro, Urbino Papalık topraklarına katıldıktan sonra yapılmaya başlandı ve 1631 yılında tamamlandı. En önemli temsillerse 19. yüzyılın sonlarında sahnelendi – Verdi, Aida’nın 1873’teki, Puccini de La Bohème’in 1899’daki sahnelenişine bizzat katıldı – her iki bestecinin heykeli, tiyatronun fuayesinde bulunuyor.
Montefeldro’ların eski malikanesi olan bu bina, 17. yüzyılda baştan aşağı yenilendi, ama gotik özellikler taşıyan kapısı korundu. Saray olarak adlandırılmasına karşın, üç katlı, pek de büyük olmayan bir yapı bu.
1506’da Sefarad Yahudilerinin önemli katkılarıyla kurulan Üniversite, Rönesans düşüncesinin parladığı merkezlerden biri oldu kısa zamanda. Avrupa’nın en önemli çeviri atölyelerinden biri burada oluşturuldu ve Antik Çağdan sayısız yapıt Latinceye çevrildi. Yine de Urbino Üniversitesini 16. yüzyılın en heyecan verici okullarından biri kılan şey, astronomi, tıp, felsefe ve doğa bilimleri alanlarında yapılan ve deneysel gözleme dayanan çalışmalardı. Astronomiyle ilgili çalışmaların kurucusu, 1496-1500 yılları arasında Bologna’da astronomi çalışan, 1501-1503 arasında Padova Üniversitesinde tıp eğitimi gören (o dönemde astronomi bilgisi, tıp için çok önemli sayılıyordu) Copernicus’tu. Bologna’da kaldığı yıllarda üniversitenin baş astronomu Domenico Maria de Novara’yla aynı evde kalan, onunla birlikte gözlem yapan ve şehir için yıllık astrolojik tahminlerde bulunan Copernicus, 1503’te Ferrara Üniversitesinden hukuk doktoru derecesi aldıktan hemen sonra Urbino’ya gitmiş, astronominin ve matematiğin önemi konusunda sarayda bir sunum yapmıştı. Santa Lucia kapısının kahinlerinin, Copernicus’un öğrettiklerinden yararlandığı söyleniyor.
Avusturyalı bilim adamı Georg Joachim Rheticus, Polonya’ya dönen Copernicus’u bulmak için 1539’da Frombork’a gittiğinde, yaşamının geri kalan kısmında çok önemli bir rol oynayacak bir kişiyle tanışacağını belki de biliyordu. Rheticus ustasına, başyapıtı De libris revolutionum’u bitirmesinde yardım etmekle kalmadı, yapıtın 1542’de Nürnberg’de yayımlanmasını da bizzat sağladı. 1575’te Urbino Üniversitesine davet edilen Rheticus, sağlığı iyice bozulana kadar, yaklaşık bir yıl burada kaldı; madrigallerden nefret eden, o yüzden de kurduğu Camarata’yla tek sesli Antik Yunan şarkılarını yeniden canlandırmaya çalışan Vincenzo Galilei’yle dost oldu, oğlu Galileo’ya ilk özel matematik derslerini de o verdi.
Padova Üniversitesinde matematik hocası olan Galileo, Jüpiter’in en büyük dört uydusunu ilk gören kişi olma konusunda Alman astronom Simon Marius’la 1618’de Urbino Üniversitesinde kapıştı. Büyük olasılıkla iki bilim adamı ayrı ayrı görmüştü bu dört uyduyu; ancak onları dinleyen ve çeşitli din ve bilim adamlarından oluşan heyet, Galileo’yu haklı buldu. Yine de bu uydular, Marius’un onlara verdiği adlarla (Io, Europa, Ganymede ve Callisto – mitolojide Jüpiter’in aşkları) anılır. Marius 1624’te öldükten sonra bile Galileo’nun hışmından kurtulamadı, ama herşeyi ondan çaldığı yollu suçlamalarına artık yanıt verebilecek durumda değildi.
1566’da ilk genişlemesini yaşayan ve Papa VI. Pius'un desteğiyle edebiyat ve hukuk fakültelerini bünyesine katan Urbino Üniversitesine 1671’de, Papa IX. Clement tarafından resmen “üniversite” unvanı verildi.
Bugün Urbino Üniversitesi, uluslararası akademik camiada özellikle fizik, ekonomi ve psikoloji bölümleriyle, bir de düzenli olarak gerçekleştirdiği ve akademisyenlerin katılmaya can attığı kongreleriyle tanınıyor.
15. yüzyıldan kalma üç katlı, dik bir yokuşla çıkılan bir yapı burası, şimdi elbette müze olarak değerlendiriliyor; özgün eşyalar konmuş içine olabildiğince. Ufak, kemerli bir avlusu var, çok güzel ışık alıyor. Mimarı Sante di Peruzzolonda Colbordolo. Raffaello'nun nefis otoportrelerinden biri de burada sergileniyor.
Giorgio Martini tarafından yapılan, Dükalık Sarayından sonra Urbino’daki en görkemli yapı; babası Federico’nun 1482’deki ölümünden sonra Paola burada yaşamaya başladı, gündelik yaşamdan el-etek çekti. Guidobaldo onu sık sık ziyaret ederdi, ama karısı Elizabetta’dan habersiz olarak – gelin, görümcesinden hiç haz etmezdi çünkü. Bugün bu yapının bir bölümünde Istituto Superiore Per le Industrie Artistiche (ISIA) bulunuyor.
15. yüzyılda inşa edilen, nefis bir manzarası olan, yüzyıllar boyu terk edildikten sonra restore edilen ve artık Güzel Sanatlar Akademisine ev sahipliği yapan bu kale, bir önceki yüzyılda papalığın Avignon’dan (Fransa) İtalya’ya dönmesini sağlayan İspanyol Kardinali ve hukukçusu Gil Alvarez Carillo de Albornoz’un adını taşıyor. Albornoz herşeyden önce bir askerdi; din adamı olmaya sonradan karar verdi ve 1338’de Toledo başpiskoposu oldu. Kastilya kralı XII. Alfonso'nun yanında Müslümanlara karşı savaştı. Başarıları, Papa VI. Clement'in dikkatini çekti ve 1350’de kardinal oldu. 1357’ye kadar İtalya’da, yerel derebeyleri ve despotlara karşı savaştı ve büyük başarılar kazandı. Avignon’a dönüp 19. yüzyılın başlarına kadar Papalık Devletlerinde yürürlükte kalacak olan anayasayı (Liber constitutionum sanctae matris ecclesiae) yayımladı. Ertesi yıl yeniden İtalya’ya gitti ve hem paralı asker çetelerini ortadan kaldırdı, hem de Bologna’yı Visconti ailesinin elinden aldı; böylece Papalık Devletleri yeniden birleşmiş oldu ve Papanın İtalya’ya dönmesinin önünde hiçbir engel kalmadı.
Bramante’nin 15. yüzyılda yapımını başlattığı, büyük olasılıkla Francesco di Giorgio tarafından bitirilen bu zarif ve sade kilise, bugün II. Federico'nun, Guidobaldo’nun ve karısının mozolesi aynı zamanda. Urbino’nun güneyindeki ağaçlıklı tepede yer alıyor. Burada garip bir hataya da dikkat çekmek gerekir belki: kilisenin içinde, Federico’nun büstünün üstünde yer alan levhada, Dükün 1482 olan ölüm tarihi Romen rakamlarıyla MCCCCLXXXII olarak yazılmış – bu sayı 1718'de Londra'da düzenlenen Uluslararası Romen Rakamları Kongresinde kararlaştırıldığı gibi MCDLXXXII şeklinde yazılıyor artık.
Kentin ana kapısından girince hemen sağdaki ilk sokağın başında yer alan, ufak tefek bir yapı bu, yapım tarihi 16. yüzyılın başlarına denk geliyor. Kentin ilk Yahudi mahallesi de burada, Via Stallace, Via G. Mazzini ve Tiyatro Sokağı ile sınırlanan üçgende kurulmuştu. Paolo Ucello’nun altı parçalı yapıtı “Kutsanmış Mayasız Ekmek Mucizesi”, Yahudilerin Urbino’ya yerleşmesinden önce (büyük olasılıkla 1460’ların sonunda) yapılmış olmasına karşın, ressamın deli bakışını doğrularcasına, yetmiş yıl sonra gerçekleşecek bir katliamın öngörüsünü taşıyor.
Urbino’nun kuşkusuz en gizemli iki yapısından biri olan Ölüm Mabedinde Ölüm Kardeşliği barınıyor. Bir tür keşiş yaşamı süren, 17 yaşını aşmış erkeklerden oluşan bu grup, Urbino’daki cenaze işlerini yürütüyor, mezarların bakımını yapıyor, mezar taşlarını yontup yazılarını yazıyor, duaların düzenli bir şekilde okunmasını sağlıyor. Papalık tarihindeki ilginç olaylardan biri de Ölüm Kardeşliğiyle ilgili.
1440-1470 yılları arasında Avrupa’da ciddi bir siyasal güç haline gelen gizli Holéy Sevner örgütünün İtalya şubesi olan Inferno Sciturquo’nun yönetim merkezinin Urbino olduğunu ileri süren bazı kaynaklar, Ölüm Kardeşliğinin de bu örgüte bağlı olduğunu, hatta kollektif liderliğini yaptığını düşündürecek verilerden söz ediyor. Papa V. Nicholas (1447-1455) ile Papa II. Paul (1464-1471) arasındaki dönemde papalık kurumu ciddi bir kriz geçirmişti – bu dönemde papalık yapan III. Callistus ve II. Pius'un otorite boşluğundan yararlanan Urbino’lu kardinal Federico Malaponte, kendini Papa ilan ederek III. Urbinius adını aldı. Papalık tarihi incelendiğinde, daha önce Urbinius adlı hiçbir papanın olmadığı, III. Urban'ınsa 1185-1187 arasında papalık yaptığı görülüyor. Bu açıdan, Federico Malaponte’nin kendine seçtiği öncüllerin kim olduğu sorusu anlam kazanıyor ama yine de yanıtsız kalıyor. Roma’yla Urbino arasında savaşa varabilecek bir gerginlik çıktı ve ancak 1464’te, III. Urbinius'un öldürülmesiyle son buldu. Cinayetin bizzat Ölüm Kardeşliği tarafından, Inferno Sciturquo’nun emriyle işlendiği söyleniyor.
Inferno Sciturquo ile ilgili olabilecek son bir not: İspanyol hekim ve filozof Francisco Sanches, 1581’de Toulouse Üniversitesinde felsefe öğretirken, sonraları çok ünlü olacak bir risale yazdı ve bu risalede, matematiksel gerçekleri ve Aristoteles’in bilgi kuramını reddetti. Sanches’e göre gerçek bilgiye erişmek imkansızdır çünkü duyularımız güvenilmezdir, nesnelerin gerçek doğalarına nüfuz edemezler; dünya ise devamlı bir akış ve değişim halindedir, herşey birbirine bağlıdır ve bu yüzden hiçbir şey tek başına anlaşılamaz, bilinemez; herşeyin nedeni başka birşeyin nedenine ve nedenin nedenine vs. bağlıdır ve güvenilir, herşeyi kapsayıcı bilgi, yalnızca Tanrı'ya aittir. Sanches’in risalesinin adı “Quod nihil scitur” (“Neden Hiçbir Şey Bilinemez”) idi; kuzeni Michel de Montaigne’in 1576’da yazdığı, “Raimond Sebond için Savunma”ya bir yanıt niteliği taşıyordu bu risale. Inferno Sciturquo’nun adıyla bu risalenin adı arasında açık bir benzerlik varsa da, bir farklılık da var ve bu farklılığın anlamını açıklamak bugüne kadar uzmanları aşan bir “challenge” oldu. Bu arada, her iki filozofun Holéy Sevner’la bağlantısı olduğunun ileri sürüldüğünü eklemek herhalde gereksiz.
Urbino’da bugün ne yazık ki başlı başına bir kütüphane yok ve bu da büyük olasılıkla Federico’yla Guidobaldo’nun kemiklerinin sızlamasına yol açıyor; buna karşın üniversitenin, dükalık sarayının ve kiliselerin kendi kitaplıkları var. Bir de “Eksiltilmiş Duygular Kütüphanesi”nden söz etmek gerekiyor – Guiseppo Cusano’nun aynı adla 1850’de yayımladığı roman Urbino’da geçiyor; söz konusu kütüphane, Ölüm Mabedinin hemen yanında. Bilinen kütüphanelerden farklı olarak burada, majolica’ların içinde, duyguların kristalleştiği anların anıları biriktiriliyor; her majolica, içindeki duyguyu anlatacak şekilde, istoriata stilinde süsleniyor. Bugün Ölüm Mabedinin yanında, Corso Garibaldi üstündeki küçük binanın girişinde, Cusano’nun romanından söz eden bir plaket bulunuyor.
Burası aslında iki lise – Klasik Raffaello Lisesi ve Lavrana Fen Lisesi. Gianfrancesco Albani’nin 1699’da kurduğu Collegio di Nobili, 1884-85’te Bölge Lisesine dönüştürülmüştü. Raffaello Lisesinde dört bölüm bulunuyor: klasik, dilbilim, turizm ve muhasebe. Fen Lisesinin tiyatro kolu ve fizik müzesi özellikle dikkate değer. Bu iki lisenin tarihindeki kara günlerden birini burada anmanın çok da gerekli olmadığını söyleyecekler çıkabilir: Raffaello Lisesi IV A öğrencisi Sara Guglielmi, Lavrana Lisesi Tiyatro Kulübünün “Hedda Gabler” oyunundaki ufak rolü için sahne arkasında sırasını beklerken, sahne perdesinin halatıyla boğulmuş olarak bulundu. 17 yaşında, sessiz, yumuşak, sportif bir kız olan Sara’nın katili bugüne kadar hala bulunabilmiş değil; ancak Sara’nın öldürüldüğü gün, ailesiyle birlikte yaşadığı Cagli’den (Urbino’dan 35 km. uzaklıkta bir yerleşim birimi) okula otostopla geldiği, onu ördek yeşili Alfa Romeo’suna alan “yakışıklı” yabancının, oyunu izleyeceğini Sara’ya söylediği, arkadaşlarının ifadelerinden biliniyor. Cinayetin işlendiği günden beri Marche bölgesinin lise öğrencileri, bu katilin peşinde; kurdukları internet sitesi üzerinden birbirleriyle haberleşiyor ve yeni ipuçlarını değerlendiriyorlar.
Doğanın ortasında, surlarla çevrili, neredeyse tek bir yapıdan oluştuğunu düşündürecek denli sık dokulu bir kentte bir botanik bahçesine rastlamak hoş bir duygu yaratıyor insanda. Küçük bir bahçe bu gerçi, ama Federico’nun çalışma odasındaki tahta kaplamalarda yer alan sincapların esin kaynaklarının torunları burada yaşıyor; Urbino halkı onların entellektüel olduğunu düşünüyor (bkz. Karakterli Hayvanlar). Bu bahçenin bir diğer özelliği de, Calvino’nun kitabının onuruna, çınar ağaçlarından birine yerleştirilen bir baron kuklasıyla, “Ağaca Tüneyen Baron” enstalasyonunun gerçekleştirilmiş olması.
Kentten mezarlığa uzanan yolun ilk kavşağa kadar olan bölümü, yalnızca cenazelere değil, cadı avlarına da sahne olmuştu. Guidobaldo’nun yeni dük olduğu yıllarda kuzey İtalya, Almanya ve Fransa’da cadı avı oldukça yaygınlaşmıştı; Papa VIII. Innocent, Summis desiderantes affectibus adlı yapıtını 1484’te yazmış ve cadılığı Şeytana tapınmayla özdeşleştirmişti; 1486’da Heinrich Kramer ve Jacob Sprenger, Malleus maleficarum adlı, iyi araştırılmış ama kadınlara son derece düşmanca yaklaşan çalışmalarını tamamlamıştı. Bu iki yapıt, cadı avlarının iyice artmasına neden oldu. Guidobaldo, Urbino’da cadı olup olmadığının belirlenmesi ve cadıların (Papa’nın isteği doğrultusunda) kedileriyle birlikte öldürülmesi emrini verdiğinde kentte büyük bir terör havası esti; on kadın ve ne hikmetse İtalyan olmayan ikiz iki kız çocuğu Şeytan'a hizmet etmekle suçlandı ve kent halkı bir gece, ellerinde meşalelerle bu insanları Via dei Morti’den aşağı, mezarlığa doğru kovaladı. Mezarlıkta daha önce açılmış büyük çukura itilen bu zavallılar, daha sonra diri diri gömüldü. Bugün bile Urbino’daki bazı evlerin duvarlarında, Satanizmi simgeleyen tam ay tutulması resmi var ve öldürülen sarışın, yeşil gözlü ikiz kızların kent halkından intikam alacağı günün geleceği efsanesi anlatılıyor.
Urbino’nun merkezi; bütün yolların çıktığı meydan. Öğrenciler burada toplaşır, gitar çalıp şarkı söylüyor. İki kafesi var, yanyana, kendi ülkelerindeki yaşamlarından sıkılan turist kızlar bellerine önlük takıp burada garsonluk yapma hayalleri kuruyor. Dünya Kupası olduğunda her iki kafede dev ekranlı birer televizyon kuruluyor ve müşteri çekme yarışı yapılıyor; televizyonu en yükseğe koymayı başaran, yarışı da kazanıyor. Corso Garibaldi’nin başında, sağ tarafta, ufak, iddiasız ama nefis kokular yayan bir de fırın var (bkz. Önemli Kişiler).
Adı Giofranco de Grandi olarak bilinse de herkes ona “Tech” diyor, çünkü sürekli olarak teknolojiden, yeni buluşlarından ve NASA’nın üçkağıtçılığından (Tech’e göre aya adam yollanması tümüyle bir palavra) söz ediyor. Danimarkalı turistlere uyuz oluyor, aslında bulaşık bir herif; kafelerden bedava besleniyor ve bunu gizleme gereğini hiç duymuyor. Garsonlarla muhabbeti koyulaştırabilen turistler, Tech’in çeşitli hikayelerini dinleyebilir – bir gün Terje adında bir İsveçliyle nasıl şirket kurma planları yaptığını, başka bir gün Kültigin adlı bir Türkle depremleri önceden haber verecek bir duyum sistemi üzerinde üç gün boyunca ortalık yerde bağıra çağıra tartıştığını, Horst adında bir Almana evlenme teklif ettiğini ve feci dayak yediğini örneğin.
Geleneksel Kurbağa Yarışını son yirmi yılda 18 kere kazanan yerel kahraman. Bir şampiyon. Kurbağa Yarışı, Urbino’nun gurur kaynağı eğlencelerinden biri, her yıl Paskalyadan sonraki ilk Pazar günü düzenleniyor. 16 kişi katılıyor yarışa ve Via Saffi boyunca, içinde bir kurbağanın oturduğu el arabalarını dikilitaşın önündeki Varış çizgisine kadar itiyorlar. Tabii kurbağalar hiçbir zaman uslu uslu oturmuyor; yere sıçradıklarında durup onları yakalamak ve arabaya geri koymak gerekiyor. Bütün yarışmacılar 16. yüzyıl giysileri giymek zorunda; yarışı kazanan kişi, kentin en güzel kızı tarafından öpülerek ödüllendiriliyor, ona eliyle sosis yedirmeye hak kazanıyor ve bir sonraki yıla kadar, küçük bir altın tacı emanet alıyor. Guzzi, bu yarışın gerçek anlamda ustası; tekniğinin temelini, kurbağasını neredeyse hiç sıçratmadan taşıması oluşturuyor. Son kurbağası Principe de ayrı bir karakter sayılmalı (bkz. Karakterli Hayvanlar).
Corso Garibaldi’nin başındaki ufak fırının ilk sahibi Pierrot, karşıdaki çamaşırhaneyi işleten Colombine’e aşıktı vaktiyle; ne var ki Colombine gönlünü duvar boyacısı Arlequin’e kaptırınca bütün dünyası yıkıldı. Arlequin elbette renkli bir kişiydi; Colombine’i alıp oralardan götürmesi hiç de zor olmadı. Pierrot ne yapabilirdi ki, “Aşk acısı nedeniyle kapalıyız!” yazısını fırının kapısına asmaktan başka? Ancak Arlequin’in renkleri bir süre sonra soldu Colombine için; boyacının arabasından bir kış gecesi gizlice atladı ve Urbino’ya döndü, soluğu fırında aldı. Onun dönmesiyle sevinçten çıldıran Pierrot, derhal bir Colombine heykeli yaptı hamurdan, fırına attı. O sırada Arlequin de geldi fırına, Colombine’in peşisıra. Heykel pişince üçü birlikte Colombine’i yediler. Bu da Urbino’da anlatılan ve yemenin sevişmeden daha önemli olduğunu gösterdiğine inanılan bir hikaye işte.
Marquez’in romanı Kolera Günlerinde Aşk’ın kahramanlarından biri; 81 yaşında, ev ziyaretleri yapan, çok kültürlü ve çok saygın bir doktor. Fermina Daza’yla elli yılı aşkın bir süredir evli, ama küçük bir kaçamak yapıp evliliğini sarstığı için vicdan azabı çekiyor. Satranca ve düzene bayılıyor. Kaçan papağanını yakalamak için çıktığı mango ağacından düşüp ölüyor sonunda. Urbino’da kendisiyle ilgili bir heykel ya da plaket yoksa da Botanik Bahçesi yetkilileri, bir mango ağacı için ödenek çıkarır çıkarmaz Doktorla ilgili bir enstalasyon yapmaya kararlı.
Arthur’un Ölümü’nde, Kral Arthur’un iki adamı. 500 askerle Urbino’ya gelmişler ve kentin dışında kamp kurmuşlardı. Kent halkıyla çarpışmışlar ve köprüyü ele geçirip kente girmişler, surlara kendi krallarının bayrağını asmışlardı. Bunun üzerine Kral Arthur da Urbino’ya gelmiş ve askerlere, hiçbir kadına ve kıza tecavüz etmemeleri emrini vermişti. Milano’dakiler bunu duyunca Kral Arthur’a büyük paralar yollayıp kendilerini de bağışlamasını istemişti. Sir Floris ve Sir Floridis’in heykelleri bugün kentin köprüsünün iki başında yer alıyor.
Urbino’da deniz olmamasına karşın, 1553’te Dükün Amirali olmayı başarmış kişi. Camuffo ailesi beş yüzyılı aşkın bir süre boyunca, on sekiz kuşaktır gemi yapımıyla ve denizcilikle uğraşıyor. Ailenin yaşayan en büyük erkeği olan Marco Camuffo, şirketlerinin idari işlerinden sorumlu kardeşi Giacomo’yla birlikte her yıl Haziranın ilk Cumartesi günü Urbino’ya geliyor ve Piazza della Repubblica’daki havuzda uzaktan kumandalı maket tekne yarışını yönetiyor. Yarışmanın koşulu, teknelerin yarışmacılar tarafından yapılması. Camuffo’lar en iyi tekne tasarımını da ayrıca ödüllendiriyor.
Urbino’da kurt adamlardan pek hoşlanılmıyor. 16. yüzyılın başlarında Loreto’nun kutsal hazinelerini yağmalamak isteyen Urbino ordusunun günahkar askerleri, Tanrı'nın yolladığı kurt adamlar tarafından hezimete uğratılmıştı efsaneye göre. Her yıl 15 Mart gecesi, bu olay simgesel olarak yeniden sahneleniyor; 1992’den beri kurt adam rolünü Urbino’nun tek Çinlisi Kim Okami üstleniyor. Törenin sonunda herkese açık bir ziyafet veriliyor.
Urbino’nun en yaşlı muhasebecisine verilen jenerik ad. Muhasebecilik, Rönesanstan beri Urbino’nun gurur kaynaklarından biri olmuş – çağdaş muhasebenin temelini oluşturan çift-girişli (double-entry) muhasebeyi bulan Frater Luca Bartolomes Pacioli (aslında Pacioli, Benedetto Catrugli’nin Delia Mercatura et del Mercante Perfetto –Mükemmel Ticaret ve Tacir Üstüne- adlı yapıtından yola çıktığını açıkça söylüyor), 1494 yılında tamamladığı ve dönemin bilinen tüm matematik ilkelerini bir araya getirdiği Summa de Arithmetica, Geometria, Proportioni et Proportionalita adlı yapıtına, “De Computis et Scripturis” –Hesaplar ve Yazılar- başlıklı bir bölümü, “Urbino Dükünün halkı, iş yaparken tam bir rehber olarak kullanabilsin” diye eklemişti. “Frater Luca” unvanı, o günden bu yana yerleşmiş olan bir gelenek.
1885’te doğmuş, Katoliklikten Sosyalistliğe geçmiş olan bu adam, 1929’da Uygarlığın Hikayesi adlı yapıtını yazmaya başlamış ve elli yıl boyunca yalnızca bu kitap üstünde çalışmıştı. Dev yapıtın 1953’te yayımlanan beşinci cildi Rönesans dönemini anlatıyor ve Urbino’ya özel bir yer veriyor. Durant’a göre, Federico’nun çizgisi sonraki dükler tarafından hakkıyla izlenebilseydi, Urbino modern dünyanın en güçlü merkezi haline gelebilirdi. Durant’ın kızı tarafından kaleme alınan biyografisinde bu alçakgönüllü ama iddialı tarihçinin kuzey İtalya’yı boydan boya dolaştığı, onu en çok etkileyen yerlerin başında Urbino’nun geldiği anlatılıyor.
1949 doğumlu İsveçli bir doktor olan Isaacson, elli yaşına bastığı yıl motosikletle İtalya turuna çıktı (Suzuki Freewind XF650). Sexten - Urbino - Aquila - Scanno - San Gimigniano - Lago di Maggiore - Sexten parkurunda o kadar mutlu oldu ki 2002 yılında yeniden İtalya’ya gitti. İkinci gidişinde İtalya Turuna denk geldi – Urbino’ya girdiğinde her taraf bisikletçi doluydu. “Bisiklet mi iyidir, motosiklet mi?” konulu bir bar tartışmasında görkemli bir şekilde yenildi ve çeşitli uluslardan on sekiz yarışçının içkilerini ödemekle kalmadı, parçalarına ayrılan (deconstruction) motosikletinin yeniden yapımını (reconstruction) bekleyerek Urbino’da iki gün geçirmesi gerekti. Kendisiyle sürekli alay edilmesine rağmen Urbino hakkında tek bir kötü söz söylediğini duyan olmadı.
Urbino Üniversitesi Spor Hekimliği profesörlerinden. Batı uygarlığı ve tıp tarihine şu sözlerle geçmiş: “Hareketsiz bir yaşama biçimi, çeşitli hastalıkları tetikleyebilecek bir risktir. Hem kasları, hem de fiziksel gücü etkiler. Hareketsizliğe alışmış yaşlı bir insan, duruş biçimini değiştirir ve kırılganlaşır. Ağrılı eklemleri kötüleşir, enerji harcaması azalır. Diğer kötü sonuçlar kilo alma, kan şekeri ve kolesterol düzeylerinin yükselmesidir. İnsanlar yaşlandıkça daha az sıvı almaya eğilimli olduğu için damar hastalıklarına, yüksek tansiyona, sindirim sistemi hastalıklarına daha sık yakalanırlar.”
Saro ve Luca di Bartolo
Urbino Belediyesi Turizm Kurulu adına iki fotoğraf kitabı hazırlayan fotoğrafçılar. Saro’yu fotoğraf çekmeye alıştıran Luca olmuştu; üniversite yıllarından beri arkadaştı ikisi, sonra birbirlerini buldular, arkadaş olarak bulduktan sonra bir de sevgili olarak buldular yani ve bir daha da bırakmadılar. Luca zaten şişmanlık sınırındaydı; Saro'ysa evlendikten sonra şişmanladı. Birlikte dünyanın çeşitli yerlerine gidip fotoğraf çektiler, insanlarla ve portreleriyle değil, doğayla ve binalarla ilgilendiler daha çok. Urbino kitapları işini Saro’nun eniştesi sayesinde aldılar. Bugün internetteki Urbino fotoğraflarının önemli bir kısmını onlar çekmiş.
1995’te Amerika’da, Rutgers Üniversitesinden İtalyan Filolojisi doktoru olarak mezun oldu, ama dört yıl sonra öldü. Yine de bu kısa süre içinde ders verdiği öğrencilerine yoğun bir Urbino sevgisi aşıladı – Urbino’ya gelen öğrenci sayısına önemli bir katkıda bulunmuş olduğu rahatlıkla söylenebilir. Vincenza’nın Urbino tutkusu doğuştan değildi – güney İtalya’da doğmuştu, Urbino’yu da ilk kez 1972’de bir sonbahar günü gördü. Geleneksel Uçurtma Festivalinin düzenlendiği gündü bu – daha sonra kocası olacak Giovanni, sarı takımda yarışıyordu. Evlendikten sonra Milano’ya taşındılar, 1987’de de Amerika’ya yerleştiler, ama aradaki dönemde, Urbino’ya gitmedikleri tek bir yıl olmadı. Urbino’yu gören öğrencileri Vincenza’ya buradan kart ve mektup yazdı, bu geziden ne kadar memnun kaldıklarını anlattılar, Vincenza’yı asla unutmayacaklarını söylediler.
Küçük bir kızken babasıyla İtalya’ya dolaşan, Urbino’ya hayran kalan, büyüdüğünde de bu adı kendine internet kimliği olarak seçen bir Manhattan’lı. 11 Eylülden iki hafta önce New Jersey’ye taşındı. Operada çalışıyor, en büyük merakıysa bahçesinde bitki yetiştirmek. Gotik ve Rönesans temalı bu bahçede, tıp alanında kullanılan bitkilere (örneğin cilt hastalıklarına birebir gelen thuja) ve 18. yüzyıl güllerine ağırlık veriyor, kök hormonunu biraz fazla kullanıyor. Bir gün delirir ve evsiz barksız kalırsa Urbino’daki botanik bahçesine yerleşmeyi planlıyor.
Dük Federico, küçük çalışma odasının duvarlarını, tahta üzerine yapılmış tablolarla kaplatmıştı, bunlardan birinde, bir meyve sepeti ve hemen yanında profilden bir sincap vardı, geri planda iki çift sütun, onların da gerisinde bir ırmak ve bir göl, karşı kıyıda da Urbino görünüyordu. Federico’nun sincaplara karşı özel bir ilgisi olduğu biliniyor – Dük için sincaplar bilgiye duyulan merakı simgeliyordu, bu tabloda sincabın yanında duran sepet de bilginin meyveleriyle doluydu elbette. Bu bilgi mabedinin Urbino’nun dışında olması, kente uzaktan bakıyor olması, bir savaş beyi olan Federico’nun sanatlar karşısındaki ezikliğini mi simgeliyordu, yoksa bu, Urbino’yu gözeten bir bilgi tanrısının (ölümünden sonra, Styx’in karşı kıyısına geçmiş bir Federico?) sarayından görünüm müydü, bilinmiyor. Bilinen şey, Urbino’da yüzyıllardır geçerli olan (ama turizmin baskısıyla biraz gevşemiş bulunan) sincap yeme yasağının varlığı.
Grimm Kardeşlerin “Kurbağa Prens” masalı, bir Urbino hikayesine dayanıyor aslında. Albertina’nın, Guido’nun aşkına karşılık vermeyerek onu bir kurbağa gibi ortada bıraktığını, Guido’nunsa bir kurbağanınkine benzer haykırışlarla Urbino sokaklarını çınlattığını anlatan bir halk şarkısı bile var. Kurbağa sonunda saraydan kaçıyor, Dükün adamları da bir kurbağaya dönüşmüş olan efendilerini saraya geri getirmek için sokaklara düşüyor. Koskoca bir dükü (çok genç de olsa) karga tulumba taşıyacak değiller – her biri, içine lacivert kadife döşenmiş birer el arabasıyla çıkıyor dükü aramaya. Sonunda Guido’yu bulan muhafız, onu el arabasının içinde saraya geri getiriyor ve Guido, Elizabetta’yla evlenene kadar kurbağa olarak kalıyor, saraydan dışarı adımını bile atmıyor. Urbino’nun geleneksel kurbağa yarışı da elbette bu hikayeden kaynaklanıyor.
Urbino’da kurt adamlardan korkuluyorsa da, kurtlara ve tilkilere karşı belirli bir sempati beslendiği söylenebilir. Kurtla tilkinin çan kulesinde geçen masalı, bugün Urbino’lu çocuklara uyumadan önce hala anlatılıyor: Kurt, çan kulesinin yönetiminden sorumlu zangoçmuş ve günde yedi kez çanı çalıp, halkı duaya çağırırmış. Tilkiyse kulenin tam karşısındaki evde yaşıyormuş ve gün boyu uyuyup gece avlandığı için, çan sesinden son derece rahatsız oluyormuş. Sonunda bir kış günü bu gidişe dur demeye karar vermiş ve kulenin dibine gidip kurda seslenmiş: “Kurt kardeş, biraz aşağı gelsene!” Ama kurt, çanı bırakıp inmek istememiş, görevine çok bağlı bir kurtmuş. Tilki de kolay kolay pes edecek biri değilmiş tabii: “Nehirde nefis balıklar var, gidip avlamak istiyorum, ama bacağım sakat; beni götürürsen nasıl balık tutulacağını sana da gösteririm, hemen dönüp kendimize ziyafet çekeriz,” demiş. Kurt her ne kadar iyi bir zangoçsa da, çok obur bir hayvanmış, “ziyafet” lafı aklını başından almış. “Hemen gidip döneriz ama, değil mi?” diye yalvarır bir sesle sormuş. “Tabii, tabii,” demiş tilki, “bu balıklar öyle aptal ve öyle lezzetli ki, yarım saate kalmaz sofraya oturmuş oluruz bile.” Bunu duyan kurt, ağzını şapırdatarak kuleden aşağı uçarcasına inmiş, sakat numarası yapan tilkiyi sırtına bindirmiş, birlikte nehre gitmişler. Nehrin üstü buz kaplıymış. Tilki kurda, nehrin ortasına kadar gitmesini söylemiş, sonra da buzda bir delik açmasını istemiş. Kurt deliği açınca, “Şimdi kuyruğunu suya daldır,” demiş tilki, “balık geldiğinde de hemen çek. Ben şarap alıp geleceğim, nefis bir yemek olacak.” Tilki seke seke uzaklaşmış, kurdun görüş alanından çıkınca da koşarak eve dönmüş ve yatağa atlamış. Kurt, kuyruğu delikte, bekleyip durmuş; tek bir balık gelmediği gibi, bir süre sonra buzdaki delik de yeniden donmuş ve kurt nehrin ortasında kalakalmış. Tilkiyse deliksiz bir uyku çekmiş.
Cadılardan çok korkulduğu dönemlerde kedilere de kötü gözle bakılırdı Urbino’da, ama zamanla bu korkunun yerini saygı aldı, iki nedenden ötürü: birincisi, Urbino Dükünün en astığı astık, kestiği kestik zamanlarında bir kedinin sakin adımlarla saraya girdiği ve adamlarına bağırıp çağırmakta olan Dükün karşısına geçtiği, öfke saçan Düke aldırmaksızın yalanarak kıçını temizlemeye koyulduğu, arada alaycı mı, aldırışsız mı olduğu anlaşılamayan bakışlarla Dükü izleyip yeniden yalanmaya döndüğü, çok anlatılan bir hikaye. Dük korkusuyla tir tir titreyen Urbino halkı, bu korkusuz kediye kahraman gözüyle bakmış. “Kediler krallara bakabilir” deyimi de zaten buradan geliyor. İkinci neden de birincisine bağlı: bu kahraman kedinin Kediler Kralı olduğu, Urbino'’un birbirine bağlanan damlarında geceleri kimselere görünmeden yüzyıllardır dolaştığı, kentteki bütün siyah-beyaz kedilerin de onun soyundan olduğu söyleniyor. Federico’nun hayaleti de bir başka hikayeye göre bu damlarda dolaşıyor, ancak Kediler Kralıyla karşılaşmamaya özen gösteriyor.
Urbino’nun ambleminde yer alan hayvan; diğer pek çok amblemde de olduğu gibi gücü, yenilmezliği ve yükselme tutkusunu simgeliyor. Dükalık Sarayında bu motife sık sık rastlanıyor; Urbino’nun başken unvanını yitirdiği günden beri bu kartalların zaman zaman gözyaşı döktüğünü iddia eden görgü tanıkları var.
Dük Federico, gücünün bir başka simgesi olarak kartaldan sonra en çok ejderi benimsemişti; sarayının dış duvarları için, Francesca di Giorgio Martini’nin eskizlerinden yola çıkarak Ambrogio Barocci’ye bir dizi ejder kabartması yaptırmıştı. Bugün bunlardan yalnızca ikisi özgün yerlerinde duruyor, diğerleri koruma amacıyla sarayın içine alınmış. Sanat tarihi yorumcuları, bu ejderlerin Dükalık Sarayının dış duvarlarına yerleştirilmesinin, simgesel anlamda bir koruma sağlamak için olduğuna inanagelmiş – bu yorumun ancak kısmen doğru olduğunu söylemek gerekiyor. Saray duvarlarındaki on üç ejder, gerçekten de bekçilik görevini yerine getirmek için orada, ancak korudukları Federico ya da onun sarayı değil, sarayın ünlü dehlizlerinden birinin vaktiyle ulaştığı, ama şimdi kapanmış olan bir yeraltı hücresi ve o hücrede bulunan bir ejder yumurtası. Urbino efsanelerinden biri, bu yumurtadan dev bir ejderin çıkacağını ve kentin kaderini değiştireceğini anlatıyor.
Aslında Urbino’da akrebe pek rastlanmaz, hastane ve morg kayıtları da son yüz on yıldır akrep sokmasından ölen kimseyi göstermiyor. Yine de Urbino’da çeşitli yapıların birbirine benzemeyen yerlerinde akrep çizimlerine rastlanıyor; işin daha da tuhafı, bu çizimler çok farklı yıllarda yapılmış olmasına karşın birbirlerinin neredeyse aynısı.
Polo Ucello’nun, Ölüm Mabedinin girişinin üzerine bir iblis motifi işlediği söyleniyor; aynı söylentiye göre Ölüm Kardeşliği de ezelden beri Şeytan'ın hizmetinde. Bu doğru değil elbette; Mabedin girişinin üstünde de söylendiği gibi bir motif yok.
Salatanıza koymayı düşüneceğiniz bir bitkiye benziyor, yeşil ve sivri köşeli yaprakları var. Denizi özlüyor, şehrin bir gün sular altında kalmasını dört gözle bekliyor, ama deniz buralara kadar geldiğinde onun eline ne geçecek, bilinmiyor. O yine de bekliyor ve beklerken de denizle ilgili herşeyi öğrenmeye çalışıyor, öğrendiklerini tekrar ediyor, küçüklerine anlatıyor. Bu bitkinin en trajik yanı, tuzlu suda derhal ölmesi herhalde.
Pembe çiçekleri var; ilk Hıristiyanların ve sonraki azizlerin vücutlarında çıkan yaraların daha sonra bu bitkinin çiçeklerine dönüştüğü söyleniyor. Bu çiçeklerin neden kan kırmızısı değil de pembe olduğunun sorulması, bu efsaneye inananları belirgin şekilde kızdırıyor; inançlarının ve söz konusu bitkinin, dolayısıyla da ilk Hıristiyanların çektiği acıların hafifsendiği hissine kapılıyorlar. Gereksiz bir alınganlık bu – pembenin, sulandırılmış kırmızı olmadığını bilmek için teolog olmak gerekmiyor.
Göze çok hoş görünen bir ağaç bu, çiçeği de tatlı, ama meyvesi öldürseniz yenmiyor. Kadınların da böyle olduğunu söyleyen bir grup ihtiyar var Urbino’da; limon ağaçlarının altında oturuyor, gençken gönüllerini kaptırdıkları kadınların onları nasıl aldattığını, nasıl yüzüstü bıraktığını, nasıl hapse girmelerine yol açtıklarını anlatıyor da anlatıyorlar. Bunların hepsinin uydurma olduğunu Urbino’nun yerlisi gayet iyi bilse de, turistik değeri olduğu için bu ihtiyarlara dokunmamayı yeğliyorlar.
Yaprakları kalp biçiminde olan bu bitki, karın yağacağını önceden hissediyor. Yapılan araştırmalar, bu bitkinin kar sandığı şeyin aslında dolu olduğunu, yani karın yağacağını hissettiğinde aslında dolu yağdığını ortaya koydu. Bunu ona söylemeye henüz kimsenin cesaret edememiş olması da Urbino’luların duygusallığını gösteriyor.
Urbino’yu çevreleyen ormanlarda bol miktarda yetişen, hatta tarımı yapılan bir mantar türü. Yumurtadan çıkacak ejderin dünya yüzüne ulaştığında yalnızca domalan yiyerek besleneceğini düşünen kişiler var Urbino’da, ama bu bilgiyi nasıl kullanmaları gerektiğinden emin değiller – ejderin açlıktan ölmesi için domalanın kökünü kurutmaya mı çalışmalılar, yoksa tam tersine bu mantarı korumaya alarak, tükenmesine asla izin vermemeliler mi? Sorunun kaynağı, ejderin dünya yüzüne çıktığında Urbino’nun kaderini ne yönde değiştireceğinin bilinmemesi. Birkaç yıl içinde, bu tartışmanın da kentin geleneksel etkinliklerinden biri haline gelmesi ve bir festival şeklinde, her yıl belirli bir günde kutlanması bekleniyor. Ayrıca belirtmek gerek ki, Urbino’da domalan yenmesine kesinlikle karşı olan, domalan veren lokantaları sabote eden, ormanda domalan toplayan turistlere (Danimarkalı olsun olmasın) saldıran gizli bir grup da türedi.
Türünün en estetik örneklerinden. Sarayın içinde olup bitenleri Urbino halkına gizlice anlatan dedikoducu sarmaşıklarla uzun yıllar boyunca savaşan dükalık yönetiminin, her yıl yeniden çıkan sarmaşıkları yok edemeyince, çareyi sarayı Pesaro’ya taşımakta bulduğu anlatılıyor. Ne var ki asma bahçenin sarmaşıkları dedikoduyu bundan sonra da bırakmamış, Urbino’luların hikayelerini yine Urbino’lulara ve dinlemesini bilen turistlere anlatarak kendilerine yeni meşgaleler yaratmış.
The Lab for the Culture of the Artificial. Urbino Üniversitesine bağlı olarak çalışan bu yarı-gizli birim, “yapay” kavramını çok çeşitli açılardan inceliyor ve üniversitenin biyoloji laboratuarında geceleri yapay bitki üretimi üzerinde çalışıyor. Kendi buluşları olan bir domalan türünün, Urbino çevresindeki ormanlara yerleştirildiği ve yakında bitki örtüsünü büyük oranda değiştireceği söylentisi, uluslararası camiada olduğu kadar, gurmeler arasında da yaygın.
Paskalyadan sonraki Pazar günü Kurbağa Yarışı, Ağustos ayının üçüncü Pazar günü Dük Festivali, Eylül ayının ilk Pazar günü Uçurtma Festivali izlenebiliyor. Her ayın son haftası bit pazarı kuruluyor. Yaz aylarında genellikle bisiklet yarışçılarına denk gelmek, onlara tezahürat yapmak mümkün. Ancak Urbino’da yapılabilecek şeyler bunlarla sınırlı değil.
Bu konuda hala kesin bir sonuca ulaşılamamış olması kimilerine garip gelebilir, ancak 1991’de kurulan Merdiven İzleme Komitesi, yıllar içinde çok sayıda gönüllünün katılımına karşın bu sayıyı kesinleştirme yolunda fazla ilerleyemedi. Her sayışta basamak sayısının farklı çıkması bir yana, yıllar içinde bu sayının artmakta olduğunu düşündürecek sonuçlar alınıyor. Konuyla ilgili çeşitli efsaneler var elbette, ama en ilginci, Dükalık Sarayının merdivenlerinin bu özelliğe 1537 yılında, İstanbul’daki Ayasofya Katedralinin yapımının tamamlanışının bininci yılında kavuştuğu iddiası – bilindiği gibi Ayasofya için de benzer bir efsane, Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde aktarılıyor.
Hayvanlar bahsinde belirtildiği gibi, Urbino’da pek çok binada akrep çizimi var. Bunları saptamak, kataloglamak, karşılaştırmak, yapılış yıllarını, en azından kronolojik sıralarını belirlemek için kulüpler kurulmuş durumda; her akrep çizimi için basılan ufak kartlar, koleksiyoncuların yüksek ücretler ödeyerek biriktirdiği nesneler haline geldi bile.
1998 Dünya Kupası sırasında, Piazza della Repubblica’daki iki kafede oturan Türk turistlerin maç arasında vakit geçirmek için bulduğu bu turnuva fikri, o zamandan beri Urbino’da yaz aylarının başlıca eğlencelerinden biri haline geldi. Dünya Kupası sırasında daha fazla müşteri çekmek için birbiriyle yarışan bu iki kafenin arasındaki ezeli rekabet de işin tuzun biberi oldu. Turnuva şöyle yapılıyor: her iki kafenin müşterilerinden üçer kişilik takımlar oluşturuluyor (kaç takımın çıkacağı katılımcı sayısına bağlı); bu üç kişiden biri zar sorumlusu oluyor ve karşı kafeden eşleştikleri takımın zar sorumlusuyla birlikte, iki kafenin arasındaki tarafsız bölgede bulunan zar masasında oturup sırayla zar atıyorlar; ikinci oyuncu, rakip takımın nasıl oynadığını izlemek ve kendi takımının masasına gelip tavlada rakibin o hamlesini oynamakla yükümlü (oyun çift tavlayla oynanıyor); üçüncü kişiyse takımı adına, zarcının bağırdığı zarı oynuyor. Maçlar altı set; mars var ama adı “düklemek”.
Piazza della Repubblica’da, Via Vittori Veneto ile Via C. Battisti’nin köşesine yerleştirilmiş bir webcam var; ikinci bir webcam de Piazza Duca Federico’ya bakıyor; iki Piazza, Via Puccinotti ve Via Venetto’yla birleşiyor. Urbino’nun tek internet kafesi Webster’da (Piazza Gherardi) oturan kızlı erkekli gençler, arkadaşlarını bu iki piazza’ya yolluyor ve hangisinin, seçilen turistlerle yakınlık kurmayı başaracağı üzerine iddiaya giriyorlar. “Yakınlık kurma”nın alt sınırı, “espresso içmek” olarak saptanmış.
Hali vakti yerinde gençler arasında yaygın olan, ama başka gelir ya da yaş gruplarından kişiler tarafından da bireysel ya da grup olarak oynanabilen bir oyun. Genellikle sabit bir nokta belirleniyor ve buradan geçen turistlerden, saati sorar gibi para isteniyor. Sese özel bir acındırma tonu katmamak gibi bir racon var. Eğer bir yarışma yapılıyorsa, Alman ve Japon turistlerin verdiği paralar ikiyle çarpılarak sayılıyor.
Belediye yetkililerinin pek sıcak bakmadığı ve engellemeye çalıştığı bir etkinlik bu; müzelerin, özellikle de Dükalık Sarayı ve Albani Müzesinin önünde durup, buralara gelen ziyaretçilere rehber numarası yapmak ve onlara müzeyi dolaştırmaktan ibaret. Bu etkinlik, zaman içinde kendi performans sanatçılarını yetiştirdi; bunların yaptığı canlı kayıt kasetleri Urbino’da yer tezgahlarında satılıyor, konuşmalardan bazı bölümlere internet üzerinden de ulaşılabiliyor. İnsanların nelere inanabildiğini görmek açısından yer yer çok eğlenceli işler bunlar.
Çılgın eğlenceyi, dans etmeyi sevenlerdenseniz, Pesario’ya gitmeniz ve Urbino’nun huzurunu bozmamanız daha doğru olacak. Urbino geceleri şarap içmek, kitap okumak, sohbet etmek, gitar çalanları dinlemek, Ortaçağ sokaklarını arşınlamak, sert çarşaflarda sevişmek ve hepsini de asla adı konmayan bir korkunun eşliğinde yapmak için. Giardini Pubblici’ye girmeyi başarırsanız mp3-çalarınızda mutlaka Nick Cave bulunsun. Kent dışına çıkacaksanız mutlaka yürüyerek yapın bunu; S. Bernardino Kilisesinin yolu ay ışığında nefis oluyor, üniversitenin yolu ve terası da öyle. Gürültü çıkarmamak koşuluyla, gece ikiden sonra yapılabilecek bazı şeyler yok değil:
Piazza Rinascimento’daki dikilitaşı bazı geceler atlıların ziyaret ettiği söyleniyor. Anlatılanlara bakılırsa eski ama çok gösterişli kostümler giymiş olan bu atlılar, yeni kaşağılanmış atlarıyla birden Via Saffi’de beliriyor ve dörtnala dikilitaşa doğru koşup etrafında dönmeye başlıyor. Kalabalık bir grup bu, biniciler birbirlerini kısa ciritlerle dürtüyor; atından düşen yarışma dışı kalıyor ve ezilmemek için hemen küçük meydanın kenarına çekiliyor. Çoğu zaman atı, dikilitaşın çevresinde koşmayı sürdürüyor. Atının üstünde kalmayı başaran son binici yarışmayı kazanıyor, ama ödülün ne olduğunu bilen kimse yok.
Bu daha çok Urbino yerlilerinin, uyuyamayan küçük çocuklarıyla oynadığı bir oyun, ama fotoğraf çekilmemesi koşuluyla yabancıların da katılmasına izin verdikleri oluyor. Esas olarak Via G. Mazzini’nin kuzey tarafındaki mahallede oynanıyor, ama Stallace - Mazzini - Garibaldi ile çevrili adacıkta da uzun bir süredir oynanmakta. Uyumayan çocuğun babası ya da annesinin, damda bir tıkırtı duyduğunu söylemesiyle başlıyor oyun. Bu tıkırtıyı bir süre sonra çocuk da duyuyor – Kediler Kralının geldiği anlaşılıyor. Bunun üzerine dama çıkılıp çıkılmayacağı tartışılıyor – anne bunun Kediler Kralını rahatsız edeceğini söylerken, baba onu bu sefer görebileceklerinden emin olduğunu vurguluyor, ikisi de bir ağızdan, Kralla ilgili hikayeler anlatmaya başlıyor. Çoğu zaman çocuklara bu kadarı yetiyor, kısa süre içinde uyuyakalıyorlar; kimi zamansa dama çıkmak için tutturuyorlar. Bunun çaresi yok – dama çıkılıyor; damdan dama geçmek de serbest ve gerekli önlemler alındığı için tehlikeli de değil. Bu geçişler elbette diğer çocukları uyandırıyor, onlar da anne ve/ya babalarıyla dama çıkıyor; heyecanlı takip bir saatten önce bitmiyor, serin ve temiz havanın, bir de kovalamacanın etkisiyle çocuklar odalarına döner dönmez uykuya dalıyor.
Bir hikayeye göre 1500’lerin başlarında Yahudi bir tefeci, İsa’ya küfrettiği için yakılarak öldürülmüş, ama altın ve değerli taşlarla dolu sandığı hiçbir zaman bulunamamış. Her ayın (güneş takvimine göre değil, ay takvimine göre) beşinci ve on dokuzuncu günlerinin gecesinde bu tefecinin Urbino’ya dönüp sandığını aradığı söyleniyor. Gece saat üçü vurduğunda Urbino’nun bilinmeyen bir yerinde, kaldırıma düşen bir altın paranın sesi duyuluyor – tefeci sandığını bulmuş. Sabaha kadar paralarıyla oynuyor, ama onları alıp götüremiyor; gün ağardığında da ortadan kayboluyor. Bu sandığın hala Urbino’da bir yerde durduğuna inanıldığından, sözü edilen gecelerde, evden gizlice kaçmış ilköğretim çocuklarının ve bazı sarhoşların Urbino sokaklarında ses çıkarmadan ve kulak kabartarak yürüdüğünü görmek mümkün.
Ağustos ayının üçüncü Pazar gecesi yapılıyor. Kendi döneminde Rönesansın en önemli kentlerinden biri olan Urbino’nun bugün turistlere ve öğrencilere muhtaç halini içine sindiremeyen Dük Federico’nun, Dükalık Festivalinin de verdiği öfkeyle geceyarısı sokaktaki Urbino’luları kovalaması, kent sakinlerinin de boğaların önünden kaçışan İspanyollar gibi dükün önünden kaçması ve bu sırada kent sokaklarını cümbüşe boğmasından ibaret bir eğlence bu. Hemen her yıl birkaç kişi yaralanıyor.
Urbino’lular her ne kadar hoşgörülü görünseler de, aksi olabilen insanlar; bazı şeylerden hoşlanmadıkları açıkça belli oluyor, ama bunların ne olduğu her zaman o kadar belli olmuyor. Aşağıdaki önerileri ciddiye alıp almamak, elbette herkesin kendi bileceği şey.
Festivaller sırasında bir fotoğrafçının öldürüldüğünü duyarsanız, amatör hafiyeliğe soyunmayın. Urbino Polis Karakolunu kızdırmakla kalmayabilirsiniz.
Eşiniz doktorsa, Ölüm Mabedinden uzak durun.
İtalya’da bomba patlatmayı düşünen, üçüncü dünyalı bir teröristseniz, kulelere çıkmaya kalkışmayın.
Kimyacıysanız, Urbino sokaklarında manyetik polarizasyonla ilgili sorular sormayın – özellikle de NATO askerlerine.
Fizikokimyacıysanız, f-elementlerinin organometalik özellikleriyle ilgili araştırmalarınız hakkında Piazza della Repubblica kafelerinde yüksek sesli tartışmalara girmeyin.
Çingeneyseniz Urbino’ya kirli iç çamaşırlarıyla gelmeyin.
Felsefeciyseniz ama Spinoza’dan anlamıyor ya da hoşlanmıyorsanız, bunu kimseye belli etmeyin. Hobbes’u da sevmiyorsanız, kış aylarında gelseniz daha iyi olur.
Biyologsanız, protein zehiri üreten bakterilerle fazla haşır neşir olmayın.
Marksistseniz, Dükalık Sarayını tek başınıza gezmeyin.
Tiyatrocuysanız, toprağa yalınayak basmayın.
Mimarsanız, ukalalık etmeyin.
Piazza della Repubblica’da, çeşmeyi arkanıza aldığınızda karşınızda kalan kafelerden en soldakinin garsonundan kalem istemeyin, nereden pul alabileceğinizi sormayın, kendinizi kızın yatağında bulursunuz.
Kentin delilerine bulaşmayın.
Dehlizlere açılmış kitapçı dükkanlarının dip taraflarına gitmeyin.
Üniversite ormanında tek başınıza dolaşmayın, ağaçların arkasından fırlayıveren Danimarkalıların uygunsuz teklifleriyle karşılaşabilirsiniz.
S. Domenico Kilisesinde yalnızca rahibeler vardır, ama burada kalmazlar, her sabah sekizde işe gelirler. Yolda onlara soru soranlardan ve kiliseyi ziyaret edenlerden hoşlanmazlar.
Sokak çeşmelerinden su içmeyin – soğuk ve billur sandığınız su, soğuk ve sarı çıkabilir, ejder çişi bile olabilir.
Arabanızı üniversite otoparkına bırakmayın, başına bir iş gelmesin.
Urbino’da kalmak istiyorsanız yapabileceğiniz en iyi şey, bir ailenin sizi konuk etmesini sağlamak. Bunu başarmak sanıldığı kadar kolay değil, çünkü Urbino’lular zor beğenen insanlar ve neyi, kimi beğenecekleri önceden bilinemiyor. Örneğin bir yıl kısa saçlı Kanadalı kızları, öbür yıl Venezuela’lı uzun boylu delikanlıları, daha ertesi yıl sarışın Türkleri sevebiliyorlar; kimseyi istemedikleri yıllar olduğu gibi, ilk gelene kapılarını açtıkları yıllar da oluyor. Eğer bir Urbino ailesinin yanında kalabilirseniz, sabah kahvaltıda nefis çörekler yiyeceksiniz, akşamları enfes soslarla yapılmış makarnayla doyacaksınız, üstüne de limonlu bir pastaya hayır diyemeyeceksiniz demektir. Ailelerin küçük çocukları meraklı oluyor, oda kapıları da genellikle kilitlenmiyor – misafir bekleyin. Bu çocuklar çoğu zaman eğlencelidir, onca turist gördükleri için biraz bilmiş oluyorlar, ama şımarık değiller.
Oteller Urbino’nun dışında. Auto Park Oteli üç yıldızlı olmasına karşın berbat, mutfağında hiç iş yok, odaları da çok küçük. Dei Duchi Otelinin yatakları güzel, sabunları da zeytinyağı kokuyor. Tortorino Otelinin odalarının çoğunun manzaralı pencereleri var, hele bazılarından Urbino’nun en güzel pencereleri görünüyor – yanında dürbün getirmeyi akıl etmiş olanlar için elbette. Bonconte Oteli dört yıldızlı tek otel, ama barı çok sıkıcı; yine de Abba ve BoneyM’den hala gına gelmemişse deneyebilirsiniz.
Hafif yemeyi sevenler, Urbino’da günlerini hiç sıkılmadan prosciutto&fromaggio sandviçleriyle geçirebilir. Midesine düşkün olanlar mutlaka vincigassi’yi denemeli – domalan, krema, ragu ve tavuk ciğeriyle doldurulmuş, yumurtalı bir börek bu. Yörenin özelliği olan domalan, çorbadan ana yemeğe ve tatlıya kadar herşeyde kullanılıyor. Sincap eti güya hiçbir yerde bulunmaz ama garsona alçak sesle sorarsanız size kıyak çekme olasılığı var. Taverni degli Artisti’nin pizzaları şahane, özellikle enginar kalbi ve fesleğen içereni. Duvarları süsleyen kopya tabloların hepsini patronun oğlu yapmış. L’Angolo divino biraz pahalı ama leziz yemekler sunuyor, şarap çeşitleri de bol. Lokanta sahibi eski bir denizci – iyi bir şarap açtırırsanız size Japon denizlerindeki maceralarını anlatabilir.
Kesinlikle renkli. “Cool” olmaya çalışan kasıntı tiplerden olmayın, grinin tonlarını aşın, parlak renkli şeyler götürün yanınızda, yoksa oradan almak zorunda kalırsınız ve üzülürsünüz. Kadınlarda askılı bluzlar, erkeklerde bermuda şortlar her zaman revaçta. Büyük ve cafcaflı güneş gözlükleri için de ideal bir yer Urbino. Geceleri hemen herkes beyaz gömlek giyiyor ve kollarını kıvırıyor.
Marche bölgesi yetkilileri, özellikle Urbino'lu erkeklerin beyaz atlet giyme alışkanlığını kırmak için yıllardır uğraşıyor, ama bu o kadar yaygın ki, Urbino'yla ilgili bütün turistik kitaplarda, atletli bir erkek, fotoğraflardan birine mutlaka sızıyor - ya pencereden bakarken, ya uzakta sarmal merdivenleri çıkarken, ya da bir turist kızla konuşurken. Yetkililerin bu konuda duyarlılık göstermelerinin nedeni, AB'nin turistik bölgelerde çalışanların koltukaltı kıllarıyla ilgili yönetmeliği. Urbino'lu erkekler, koltukaltlarını tıraş etmeyi kesinlikle reddediyor, üzerlerindeki atlet de bu durumu açıkça sergilediği için halkla yerel yetkililer arasındaki, ve bu yetkililerle AB komiserleri arasındaki gerilim bitmek bilmiyor. Urbino'da 2001 yılında kurulan bir sivil girişim, beyaz atletle ilgili bir festival oluşturmaya çalışıyorsa da henüz sağlam bir konsept bulabilmiş değil.
Urbino'luların bir başka merakı da turistlere, geleneksel giysilerden türetilmiş elişi kreasyonlarını satmak. Gerçekten de yaz aylarında, haftasonları hemen her sokakta yer tezgahlarında bu tür giysiler satıldığını görmek mümkün: nerede giyeceğinizi asla bilemeseniz de sahip olmadan edemeyeceğiniz bluzlar, garip kesimli pantalonlar, kaba örgülü kazaklar, deri ve madeni aksesuarlar... Ancak alışveriş yaptıktan sonra içinizden bir ses, Urbino'luların sizinle dalga geçtiğini söyleyecek - dinlemeyin, yürümeyi sürdürün.
Bu elbette tam bir liste değil:
Mat Wynne; Urbino’nun Kahramanı
Heinrich Kramer ve Jacob Sprenger; Şeytan Çekici
Macchiavelli; Prens
Dante; İlahi Komedya
Baldassare Castiglione; Saraylının El Kitabı
Leonardo da Vinci; Defterler
Vergilius; Şiirler
Will Durant; Uygarlığın Hikayesi, cilt 5
Edith Templeton; Cremona’daki Sürpriz
Paolo Volponi; Urbino’da Son Sahne
Mat Wynne; Urbino'nun Kahramanı
David Borgenischt, Joe Borgenicht; Aksiyon Kahramanının ElKitabı: Televizyon ve Filmlerde Görülen Numaralar
Peter Tompkins, Christopher Bird; Bitkilerin Gizli Yaşamı
Bruce H. Wilkinson, David Kropp; Sarmaşığın Sırları
Andy Collins; Zindanlar ve Ejderler
J.R.R. Tolkien; İki Kule
Daniel Ewan Weiss; Tekerlekli Bela
Daniel Clowes; Hayalet Dünyası
Umberto Eco; Ortaçağda Sanat ve Estetik
Robert H. Brace; İktidarsız Hıristiyanlara Bir Reçete
Gerhard Köpf; Piranesi'nin Düşü
İdris Şah; Büyülü Dergah
Urbino’dan ayrılabilmişseniz, hiçbir şeye dikkat etmeniz gerekmez.