söz vermiş miydim bilmiyorum buyrun,dinleyin
CD ÇIKTI!
Uyandığında Kadın Hala Yanındaydı - elli öykü

Boğulmak

Lady Mary Wortley Montague, elçi olarak atanan eşiyle birlikte 1717'de İstanbul'a geldiğinde, olağanüstü güzellikteki yüzünü delik deşik eden çiçek hastalığının bir aşısı olduğunu öğrendi; bir konak ziyaretinde tanıştığı Ayşe Hanımdaysa, evliliğinin yol açtığı ruh sıtmasının kininini buldu.

Ertesi gün ayrılıyordum İstanbul'dan, konağın karşısındaki çınarın altında üç saat bekledim – sonunda çıktın pencereye, yanında başka kadınlar, bir neşe cibininin ardından beni gördün, gördüm yüzünün bulandığını, içeri girdin.

Hemen her gün bir hediye, ya da bir mektup yolluyordu Mary – neyse ki küçükken öğrenmiştim yüzmeyi.

"Aşkım geçene kadar" sana yazmamamı rica eden mektubunu bana iletirken, bir haftaya kalmadan onu terkedeceğimi kestirmiş miydi kocam?

Mary'yi bıraktım, süründü; ama tersi olsaydı, tersi olurdu – üzerinde kafa yormak gerek, o kadar basit.

Yıllar sonra bir İtalyan sevgiliye kapıldım, İtalya'ya gittim peşinden – nesnesi değişse de aşkın, anladım değişmiyor aşka duyulan aşk.

Dün bir kayığa binerken: neredeyse sekiz yıl oluyor Mary bana yazmayalı; başarmış mıdır firar etmeyi, yoksa duvar çentiklerinin gölgesinde mi oturuyordur hala?

Almak

1786 baharında İstanbul'a geldi Elizabeth Craven, ardında bir koca, altı çocuk, üç piyes. Kendisinden üç yaş küçük olan ve iki yıldır İstanbul'da büyükelçilik yapan Comte de Choiseul-Gouffier, Lady Craven'ı elçilik sarayında konuk etti, mahir biriktirici iki ayda olabildiğince çok nefret biriktirebilsin diye.

Bazı kanatlar zardandır – tümüyle bu dünyaya ait olan insanların el sürmemesi gerekir.

Seni ilk gördüğümde anlamıştım – arıyordum, buldum. Sığışabileceğim bir yer bulamadım ama – kendinle çok fazla doluydun, kabuğun kadar sertti için.

İçimdeydi, canım yanıyordu, farkında değildi – pislik, kabını da kirletiyor.

Açıktın, ama bir kapan gibi – elinde yaftalarla bekleyen korkak canavar.

Aynadaki kadına tahammül edemedim aslında – CG'nin suçu buydu belki de, vampirdi aşkı; sırdaki suretimi, yine sönmüş iki göz, yalnız bıraktı.

Ya da, diyorum, bütün bunlar hikaye, aşk böyle ölür, ölebilir.

Söylemek

Adam Mickiewicz yıllar sonra son kez sarılıyordu Şeref Hanıma – İstanbul'a ilk geldiğinde de havada bahar kokusu vardı, hafif yanık, dile gelmeyen.

Koleradan titreyen bedenimin başında nöbet tutsun diye bu irkiltici imgeyi ben mi seçtim – Şeref birşeyler anlatırken sakin, damarlarımdan çile sarıyordu.

Seviyor muydum Adam'ı? – ah, duygunun anısı, duygunun kendisinin yerini çoktan almış, bilmezmiş gibi soruyorum.

Dirseğinin okşanmasından hoşlanırdı Şeref, okşamazdım – dile getirilmişse iter; biraz da hainlikten.

Adam'ın hastalık haberinin geldiği günün sabahında bahçeye çıkmış mıydım; yoksa neden üşümüştü ayaklarım?

Bir şiirim vardır güneşten söz eden, bilir misiniz, bilindiği söylenir – Şeref'in dudak parıltısıdır, ilk dizeyi okusanız getiririm gerisini.

Hiçbir divana sığmayacak saatler geçirmiştik, Adam'dan üç yıl sonra yeniden gördüm o evi – sefaletimiz kalmış, beyhude idiyse de.

Sevişmek

Julia Pardoe babasıyla 1835'te, Lady Montague'nun izinden İstanbul'a gelmiş, dokuz ay kalmıştı. İngiliz elçiliğinin resepsiyonunda tanıştığı arkeolog Charles Taxier'nin, ondaki İstanbul tutkusunu paylaşmaması ilk başta yalnızca şaşırtmış ve kızdırmıştı Pardoe'yu, bunu bir işaret olarak yorumlaması çok daha sonraydı.

Uzun sürdü anlamam, sevişmesek de oluyordu Charles için; kendi adıma, sevişsek de olmadığına karar vermem nedense daha da uzun sürdü.

Hayatlarını kadınlarla ilişkileri eksenine yerleştirmiş erkekler vardır – tanıdım bazılarını.

Oysa koklardı, öper gibi, her yerimi – onun sarhoşluğu yeterdi beni sarhoş etmeye.

Bütün kadınlar, bütün sevişmeler birbirinden farklıdır diyenlere inanın, ama bu bilginin matah bir şey olmadığını da gizlemeyin onlardan – aynı nehirde de iki kez yıkanılmaz ona bakarsanız, su aynı kalsa adam değişmiştir.

Kokladığı gibi öpmezdi ama – beni dudaklarıyla yaşatması gerektiğini bir başkası anladı, o güz bozkıra döndü Charles, artık yaşamayanların artık yaşamadığını ortaya çıkartmak için.

İyi bir kitabı okumanın vereceği hazzın, iyi bir kadınla sevişmenin vereceği hazdan daha iyi olduğunu savunacak kadar densiz değilim, ama izin verirseniz: en iyisi kadını okumak, kitapla sevişmek ve ikisini birbiriyle karıştırmamaktır.

Yetmek

Leyla Saz, hekim olan babası sayesinde tanışmıştı Charles Bonkowski'yle – biri henüz on sekiz yaşında, diğeri hala farmakologdu. Leyla Hanım, bir yıl geçmedi, Sırrı Paşayla evlendi.

"İhtiyarlık bahsi hiçtir ölse uslanmaz gönül" – denedim, geri tutamadım kendimi erkeklerden; böyleydim, böyle olacağım.

Yaranın yarayla iyileştirilmeyeceğini bilmez miyim, yine de intikam aldım Leyla'dan – elbette akan son kanla yazıldı ayrılık fermanı.

Boyu bu kadar kısa değildi eskiden.

Karışırsak saflaşırız sanmıştım – ancak bir kimyagerin yapacağı hata.

Ayaklarımı yerden kessin istedim, ayaklarım yere bassın istedi – araba ne yapsın, atları böyle koşulmuşsa?

Habersiz ziyaretine gittiğimde, hediyelerle, Leyla'nın suratı asıldı: "Düşünülmek sevindirir tabii" – gitmemeliydim, gitmezdim de, bittiğinden emin olmak istemeseydim; cılız umutlara çabuk ölümler yakışır.

Dönmek

Claude Farrére bir deniz subayıydı. İstanbul'a ilk geldiğinde Güzide Sabri Münevver'i tefrika edeli üç yıl oluyordu. Ertesi yıl tanıştılar. Claude Farrére'in ilk kitabı Fumées d'Opium 1904'te yayımlandı. Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi 1905'te, l'Homme qui assasine 1906'da okuyucusuyla buluştu. Son görüşmeleri 1935'teydi. Farrére 1950'de İstanbul'a son kez geldiğinde Güzide Sabri öleli beş yıl oluyordu; gölgeli, küçük bir evde anlattı anılarını, günler böyle geçti.

Pek az limana geri döndüm, ondandı ilk ayrıldığımda Güzide'ye dönmem sanışım – evrakını bile terk eden o oldu; ben öldürdüysem de ayrılamadım içimdeki cinayet mahallinden.

Claude, gene gidiyorsunuz, gidin öyleyse – sanmayın ki artık beklerim, beklemem, Şehir her sabah uyandığında dalgaların ne getirdiğine bakarmış, karışmam.

Geçen yaz yazmıştınız son, mektubunuzla gelen o Ağustos ışığını hemen tanıdım – rüzgarlar değişmezse bu Ekimde İstanbul'da olacağım; kocanızla nihayet tanışacağım için sevinçliyim.

Ekim yarın mı Claude?

Otuz yıldır sizi sevmekle meşguldüm, hala anlamadım nasıl oldu, ufukta kayboluverdiniz, eliniz elimdeydi oysa – affedin, gözlerim eskisi kadar iyi görmüyor, nasır bağladı avuçlarım, tekaüden gidiyorum.

Giresun'a taşınıyoruz – öldüğümü geç anladım, öldüğünüzü duymayacağım.

Gitmek

İstanbul'a 1963'teki gelişinde tanıştı Agostino Pertusi, Muhsin Ertuğrul'da sahneye çıkan Şevkiye May'la – İstanbul'un fethi konusundaki uzmanlığının, kadın kalbine girme konusunda ona bir üstünlük sağladığı söylenemezdi, özellikle de hayata girmeye değil, hayattan çıkmaya kararlı bir kadın söz konusuysa.

Neşeyi bile hüzünden ördüğünü gördüğümde, anladım – her rol dar gelecekti ona, öbür göğe uçmaya çekimli kuş.

Ne Agos'un uzattığı eli tuttum, ne başkalarının, sevmediğimden değil, nankörlükten değil – inen çıkamaz bu kuyudan, düşmelerinden korktum, ağzı tuğlayla örülsün istedim.

On yılda caydıramadım onu kendinden vazgeçmekten – en çok, yazmadığım mektuplar acıtıyor içimi şimdi, bilinmez ki.

Beni deli gibi sevdiğine inanmadığımı, bir inansam güneşi göreceğimi sanırdı – anlatamadım, sevilecek, deli olunacak onca şey ve insan varken...

Yetersizliğimi, yüzümde vurgun, yaşatıyorum gittiğini öğrendiğim sabahtan beri – insanın kendini tamı tamına verdiği tek aşkmış ölüm.

Akşemseddin'in bir risalesini keşfetmekten duyduğu heyecanı gördüm ben, hiçbir şey için duymadığım – dışarlıklıyım, bir kez daha: sahneden alkışsız çıkmasını bilirim.

 
designed by: sureyya_fx