| Bireysel
Hak, Toplumsal Görev ve
Kaçınılmaz Durum Olarak Yalan
0.
Yalan,
"doğru" olmadığı
bilinerek söylenen şeydir. Bu
basit tanıma biraz daha
yakından bakmakta fayda var:
a.
"Doğru"nun tek bir
karşıtı yoktur, oysa her
yalanın tek bir karşıtı
vardır. Dolayısıyla her doğru
önerme, çok sayıda yalana
temel oluşturabilir, ancak
yalan, mutlaka "doğru
olmayan" demek değildir,
çünkü
b.
Yalan bir bilinç durumudur.
Bilmeden yalan söylenemez, ancak
yanlış bir şey söylenebilir.
Burada, yalan söyleyen kişinin
"Mutlak Doğru"nun ne
olduğunu bilmesi de gerekmez;
kendi doğru bildiği şeyi
bilinçli olarak çarpıtması
yeterlidir. Yalan her zaman
nesnel doğruya gönderme yapmaz,
öznel doğrular yeterlidir.
c.
Yalan, etkin bir iletişim
durumudur. Kimi davranışlar ve
hatta sessizlikler de
yanıltıcı olabilir, yanlış
izlenimlere bilinçli bir
şekilde yol açabilir –
yalanla benzer sonuçlar doğursa
da bunlar teknik olarak yalan
söylemekten farklıdır ve
buradaki tartışmanın
dışında kalırlar.
Bu
yazının son bölümüne kadar
bu tanımı kullanacağım; ilk
bölümde, yalanı ele alan pek
çok tartışmadan farklı olarak
birey-birey ilişkisine değil,
birey-toplum ilişkisine
bakacağım ve yalanın toplum
karşısında bireysel bir hak
olduğunu savunacağım; ikinci
bölümde toplumsal bakış
açısını kullanmayı
sürdüreceğim, yalanın gerekli
olduğunu ve bireylerin bunu
toplumsal bir görev olarak
benimsemelerinin doğru
olacağını söyleyeceğim; son
bölümdeyse "doğru bilinen
şey"in içerdiği
epistemolojik zaaf yüzünden bu
tanımın yetersiz kaldığını
ve yalanın insan varoluşuna
içrik, kaçınılmaz bir durum
olduğunu ileri süreceğim.
1.
Yalan
söylemenin bireysel bir hak
olduğu ya da mubah
sayılabileceği durumlar var
mıdır – yalan
literatürünün çok önemli bir
kısmı bu sorunun yanıtını
aramaya adanmıştır. Ne var ki
bu literatürün yine çok
önemli bir kısmı modern (ve
post-modern) dünyanın yeni
koşullarını hesaba katmaz.
Bu
ciddi bir handikap –
modernizmle birlikte birey-toplum
ilişkileri kökten değişti ve
bireyin kendini oluşturabilmesi,
koruyabilmesi, geliştirebilmesi
için, içinde bulunduğu
toplumla paradoksal bir ilişkiye
girmesi gerekir oldu – bir
yandan topluma muhtaçtı, bir
yandansa özel hayatını korumak
adına toplumla arasına mesafe
koymalıydı. Bu mesafeyi
koyabilmek için geliştirilen
bireysel stratejiler (bireylere
özgü ama kitlesel çapta
stratejiler) savunma
ağırlıklıydı.
Ne
var ki çağ, en iyi savunmanın
saldırı olduğunu bir kez daha
gösterdi.
Aydınlanma'dan
bu yana toplumsal ilişkileri
belirleyen şey, "bilme
istenci"dir – Foucault.
Eski Yunan'da ev, kişinin özel
hayatını yaşadığı yerdi,
bir yandan belli bir yoksunluk
içeriyordu çünkü kişiyi
toplumdan, yani gerçek
kimliğine kavuşabildiği,
kendini gösterebildiği yerden
uzak tutuyordu, ama öte yandan,
kişinin polis'in siyasal
yaşamına katılabilmesi için
gerekli dinlenme ve yenilenme
ortamını sağladığından
gerekli görülüyordu. Bu
şekliyle ev, toplumun
kapısından içeri bakmadığı
bir yerdi.
Eski
Yunan'da özel mülkiyet
"ortak kamusal dünyadan
kaçıp sığınılabilecek tek
güvenli yerdi, yalnızca bu
dünyada olup bitenlerden değil,
aynı zamanda bu dünya
tarafından görülmek ve
duyulmaktan" kaçınmak
için de – Arendt.
Pufendorf,
Grotius ve Locke da, özel
mülkiyeti kişisel
özgürlüğün temeli sayan
modern liberallerin yolunu
açtı.
Aydınlanma'nın
kendisiyle birlikte özel
hayatın dokunulmazlığı
ortadan kalkmaya başladı,
bireylerin cinsellikleri,
delilikleri, sağlık ve
hastalıkları, suçları vs.
yakın incelemeye alındı.
İncelemenin öznesi yalnızca
merkezi bir güç, yani Devlet
değildi; toplum içerisindeki
pek çok odak, "balta
girmemiş ormanlar"ın
haritasını çıkarma
seferberliğine katıldı.
Birey
ise toplumun oluşturduğu
normallik söyleminden tümüyle
kaçamıyor, ama yine de kendi
başına kalabileceği, kendisi
olabileceği "cep"ler
yaratmaya çalışıyordu. Bunun
başlıca yolu da özel
hayatını mümkün olduğunca
gizli tutmak, toplumsal söyleme
meze etmemekti.
- Özel hayat
hakkı kendi başına
ahlaki bir hak olarak ele
alınabilir, çünkü
kişinin kendini
oluşturması ve
oluşturduğu benliğini
koruması ahlaki bir
haktır ve özel hayat da
bunun önkoşuludur.
Dolayısıyla
toplumsal alanın bilme
hakkının karşısına bireyin
bilinmeme hakkını koyuyorum.
Burada
sınırlara dikkat etmek gerekir.
Sözleşmeci (contractarian) bir
açıdan bakıldığında, kendi
yaptıkları yasalara bağlı
olan ve belirli bir yaşam
biçimini benimseyen insanların
kurduğu bir toplum, elbette bu
yasaları ve yaşam biçimini
korumak isteyecek, bunun için de
bireysel edimler hakkında bilgi
sahibi olmaya yönelecektir.
Bunun karşısında, "ihlal
edilemez benlik alanı"nı
koymak gerekir, aksi takdirde
toplumsal normların saldırısı
altında kalan benlik, bireysel
bakış açısını ve kişisel
tercihleri yitirerek iki boyutlu
ve aslında soyut bir
"ortalama"ya
dönüşür.
Günümüzde
özel hayat sınırlarını
korumak, salt savunmayla,
kişinin özel karanlığına
kıskanç bir şekilde sahip
çıkmasıyla mümkün olamayacak
kadar zorlaştı.
- Burada
"bakış"taki
paradigmatik
değişikliği de
atlamamak gerek:
modernizmin penoptikonu,
sınıflandırmak,
anlamlandırmak,
onaylayarak olsun
dışlayarak olsun
dizgenin parçası
kılmak ve sonuçta kendi
iktidarını ve kurduğu
düzeni korumak amacını
taşıyordu. Bugünse
bakan göz sayısı hem
inanılmaz oranda arttı,
hem de bu bakış, sefil
bir tüketim ve eğlence
aracına dönüştü –
yaşamın ve insanların
estetize edilmesi de
değil söz konusu olan,
tam tersine,
Passolini'vari bir bok
çukurunun verdiği ikrah
duygusu kaplıyor
dünyayı.
Bunun
karşısında yalan,
kullanılması gerekli olabilecek
bir silahtır. Kendi kurgusunu
(yani kendini ve yaşamını)
saklamayı başaramayan birey,
yapay kurgularla hedef
şaşırtmak zorundadır. Ahlaki
açıdan bakıldığında,
varoluş asıldır – Kant
dilediğini düşünebilir.
2.
"Yalan
söyleme hakkı"nı savunmak
isterim – insanın
karmaşıklığı bunu gerektirir
sanıyorum. Herkesin her zaman
doğruyu söylediği bir dünya
son tahlilde sıkıcı olurdu ve
şu halimizle değer verdiğimiz,
önemli bulduğumuz pek çok
uğraş var olmazdı.
("Aşk =
f(Karanlık)")
Yalanın
olmadığı bir dünyanın
istenmezliği üzerine.
İnsanların yalan söylemediği
bir dünya kuşkusuz daha kolay
olurdu – bütün sözlerin
anlamı, nominal anlamlarına
eşit olur ve bu da enerji ve
zaman tasarrufu sağlardı, ama
bu kolaylık, yaratılacak çok
önemli bir eksikliği
unutturmaya yetmezdi: Oyun.
- Temelinde,
Gerçek'in askıya
alındığı, geçerli
olmadığı ya da ancak
kısmen, koşullara
bağlı olarak ve
çeşitli
değişikliklerle
geçerli olduğu cepler
yaratmak vardır Oyun'un
temelinde – evcilikten
pokere kadar böyledir
bu.
Bir gerçeklik
alt-sistemi olarak oyun
içinde yalan söylemek de
ayrıca mümkündür –
inandırabiliyorsanız
kazanırsınız,
inandıramazsanız genellikle
bir şey olmaz: bir futbol
maçı seyretmiş olan
herkes, topu taca kimin
attığı konusunda en az bir
yalana tanık olmuştur.
Yalan, oyunun doğal bir
parçası olarak algılanır
– beceriksiz yalana
verilecek en büyük ceza,
uç durumlarda yalancının
oyun dışı kalması
olacaktır.
Bir oyun türü
olarak sanat da yalanı temel
alır – sözün olmadığı
mimari ya da fotoğraf gibi
sanatlarda bile (gevşek
anlamıyla) yalan söylemek,
gösterilen ve saklananın
seçimine bağlı olarak
mümkündür. Sinema ve
tiyatro, gerçek olmadığı
bilindiği halde gerçekmiş
gibi yapan sahnelerden
oluşur. Edebiyat ise, sıkı
tanımıyla bile
katışıksız yalandır.
Oyun, her zaman
katı sınırlarla
belirlenmiş bir cep
değildir öte yandan –
yaşamın içinde, anlık
olarak, geçişken
sınırlarla sık sık yer
alır. Yaşamı varlığıyla
zenginleştirdiği gibi,
ilgili tüm taraflar için
değerli bir beyin
egzersizidir (iyi bir yalan
söylemek,
"doğru"yu
söylemekten daha zordur,
bilindiği gibi) ve homo
sapiens'i moron bir canlı
türü olmaktan kurtarmakta
büyük katkısı vardır. Bu
özelliği nedeniyle de
türün evrimsel gelişimi ve
devamlılığı açısından
yaşamsal öneme sahiptir.
Yalnız
yalanın olduğu bir dünyanın
istenmezliği üzerine.
İnsanlar arasında anlamlı
herhangi bir iletişimin
sağlanabilmesi için çok fazla
enerji ve zaman harcanması
gerekirdi; evet/hayır soruları
ve genelde iki seçenekli
sorular, söylemin çoğunu
kaplardı. (İnsanların daha az
konuşması gibi bir faydası da
olurdu ama.)
- Bir
distopya: Guliver bu kez
bu iki adaya düşer
sırayla, birinde
yalnızca doğrular,
diğerinde yalnızca
yalanlar vardır.
Sonuç
olarak, yalanın her zaman
bir olasılık olduğu bir
dünyanın istenirliği'ne
varıyorum.
Bazı
insanların bazı durumlarda
yalan söyleyebilmesi, hangi
insanların hangi durumlarda
yalan söyleyebileceğini
belirlemesek bile gereklidir; bu
gereklilik, insanlardan ve
durumlardan bağımsız olarak
vardır. Toplumsal sistemler
yalnızca yalan üzerine
kurulamasalar bile, yalanı
tümden yok sayamazlar ve yok
edemezler de – varlıkları ve
canlılıkları, yalan
olasılığının yok olmasıyla
birlikte yok olur.
Her
bireyin, parçası olduğu
topluma karşı, yalan
olasılığını yaşatma
yükümlülüğü vardır –
insan toplumlarının robot
topluluklarına dönüşmesini
engellemek, toplumsal bir
görevdir.
3.
Oysa
yalan, insanın algılamasının
ve iletişiminin temelinde
vardır – söze başvurulduğu
anda, istemeden yalan söylemek
durumu ortaya çıkar. İlk
başta kullandığım tanım bu
olasılığı yadsıyor,
farkındayım. Yana bir adım
söz konusu:
- "Doğru
bilinen şey"ler
kümesi, aslında
"doğru olarak
kurgulanan şey"ler
kümesidir. Özellikle
zaman boyutunu içeren
durumlarda geçerlidir bu
– her anlatı,
çeşitli öğelerin
seçilmesi ve başka
bazı olası öğelerin
dışlanmasıyla
oluşturulur. Öğelerin
tek tek nesnel
gerçeklere karşılık
gelmesi (yani olgu
olmaları) bile, sonuçta
ortaya çıkan
anlatının gerçeği
karşılamasını
sağlayamaz – Lawrence
Durrell'ın klasik İskenderiye
Dörtlüsü,
"selected
fictions"ın nasıl
birbirinden farklı
gerçeklik kurgularına
yol açabileceğini çok
güzel gösterir.
Kişinin kendi başından
geçenleri anlatması,
kendi kendisini
algılayışı, tarih
yazımı,
toplumsal/siyasal/psikolojik
analizler gibi farklı
durumların hepsi,
aslında bu tür bir
kurgulama çabasını
içerir. Bu noktada yalan
ile yanlış arasındaki
ayırım ortadan kalkar,
çünkü kurgulama edimi
bilinçli bir edimdir –
kişi, yanlış olduğunu
bile bile konuşuyorsa
(elinden başka bir şey
gelmiyorsa bile), yalan
söylüyordur.
- Wittgenstein'a
gelecek olursak:
anlatılar bir yana,
dilin kendisi Gerçek ile
sorunlu bir ilişki
içindedir. Nesnelere
karşılık gelen
sözcükler de dahil
olmak üzere, bütün
sözcükler ve
cümlelerde, doğru
dilegetirimi ve
iletişimi olanaksız
kılan bir belirsizlik
payı vardır, bu yüzden
yalnızca konuşurken
değil, düşünürken
bile bir "doğru
oyunu"
oynanmaktadır,
tıpkı
varoluşun gerçekten
varolduğunu varsaymaktan başka
bir şey yapamadığımız gibi.
İçinde
bulunduğumuz cep, dışına
çıkamadığımız için içinde
başka cepler yarattığımız
bir cep ve ne yazık ki delik
değil.
|