è Microsoft, “Where do you want to go today?” (“bugün nereye gitmek
istiyorsunuz?”) cümlesini, Pepsi, “uh-huh”ı, Intel, dört notayı tescil ettirdi;
son olarak, tenis topları için bir koku (taze biçilmiş çimen kokusu) tescil ettirildi.
è Internet, metinlerin, resimlerin, seslerin paylaşım ağı olarak genişlemeyi
sürdürüyor.
Tarihsel
bir hukuk sürecini izliyoruz: bir yandan bu sürecin mantıksal açıdan tutarlı
adımları atılıyor, bir yandansa bununla taban tabana çelişen başka gerçeklikler,
daha önceki dönemlerde olmadığı kadar, olmadığı biçimlerle ortaya çıkıyor.
Dolayısıyla hukukla yaşam arasındaki disonans (uyumsuzluk) giderek
belirginleşiyor. Bu disonansın temelinde de “yazar kurgusu” var. Hukuk süreci,
17. yüzyıldan beri aynı yazar kurgusunu kullanıyor ve tutarlı olarak bunu
ileriye taşıyor; bugün dünyanın geldiği noktanın gerçekliğiyse, bu kurguyla
çelişen yazar pratikleri öne sürüyor.
* * *
Yazar,
hep bugün bildiğimiz şekliyle yazar olmadı; metinle yazarı arasındaki bağ da
hep “mülkiyet” ve “haklar” bağlamında ele alınmadı. 17. yüzyıl ortalarına kadar
yazar, metinden daha önemli bir kişi değildi; çoğu metin, yazarının adı
olmadan, bilinmeden, önemsenmeden yayılıyordu; yazarın adının bilinmesi de
yazara metinle ilgili ancak sınırlı haklar veriyordu – metnin bütünlüğü ve
değiştirilmesi ile ilgili haklar, ama ekonomik haklar değil. İngiltere’de
yazar, metnini götürü bir ücret karşılığında kitapçıya (kitabı basan ve satan
kişiye) satıyor, gerisine karışmıyordu. Kitapçıların bir loncası vardı ve kendi
aralarında sıkı bir denetim mekanizması kurmuşlardı: loncaya zor giriliyor,
girildiğinde de bütün üyeleri bağlayan kurallar söz konusu oluyordu, örneğin
yüzlerce yıl önce ölmüş olsa bile bir yazarın yapıtları hep aynı kitapçı tarafından
basılıyordu, başka bir lonca üyesinin basması söz konusu değildi. Ne var ki bu
lonca sistemi, korsan kitapçıları engellemeye yetmiyordu. İngiltere’deki
kitapçıların saray üstündeki baskısı, 1662’de yeni bir yasaya yol açtı: Lisans
Yasası (Licensing Act) uyarınca İngiltere Kralı, kitap üretimini düzenlemek ve
kitapçıları korsana karşı korumak için bir “lisanslı kitap sicili” kurdu,
“Stationers’ Company” adı verilen kurum da basılan her kitabın bir nüshasının
verilerek tescil ettirildiği yer haline geldi. “Copy right” (çoğaltım hakkı)
daha önce de kullanılan bir terimdi (1486’da tarihçi Antonio Sabellico), ama
ilk kez yasalara giriyordu; amaç da yazarı değil, yayıncıyı korumak ve devlete
bu tescil mekanizması sayesinde ciddi bir gelir kaynağı yaratmaktı.
Yayıncının
korunmasının gerekliliği 1707’den sonra artan şekilde gündeme getirildi:
İngiltere ve İskoçya bu tarihte birleşmiş, İngiliz kitapçılar ciddi bir sorunla
karşı karşıya kalmıştı. İskoçya’ya çoğaltım hakkı yasası yoktu, dolayısıyla
İskoç kitapçıları, istediklerini basmakta özgürdü. İskoçya, İngiliz
kitapçılarının kabusu haline gelmişti, çünkü ülke bir korsan cennetiydi.
1709’da yürürlüğe giren Anne Yasası (Statute of Anne), bu durumu denetim altına
almak ve kurala bağlamak amacını taşıyordu. Çok önemli iki yenilik getiriyordu
bu yasa: yazar ilk kez burada, yapıtının çoğaltım haklarının sahibi olarak
anılıyordu; basılı yapıtların belirli bir süre için korunma altına alınması
kavramı da bu yasayla ortaya çıkmıştı. Böylece daha önceki “yayın tekeli”nin
süresi sınırlandırılmış oluyor, ama korsana karşı kesin bir hak niteliği de
kazanıyordu. Anne Yasası ayrıca basılan her kitaptan dokuz nüshanın, ülkenin
çeşitli kütüphanelerine dağıtılmasını şart koşuyordu.
Bu
dönemde, matbaacılığın çok gelişkin olduğu Almanya’da böyle bir yasanın ve
“çoğaltım hakkı” kavramının bulunmadığını anımsatmak gerekir. Yazarlar götürü
ücret karşılığı kitaplarını yayıncıya teslim ediyor ve yalnızca “kelimesi
kelimesine intihal” durumlarında yasalarca korunuyordu. Yayıncılar da yasa
koruması altında değildi, korsan yayıncılık çok yaygındı ve bunun bir sonucu
olarak da okuma-yazma oranı sürekli yükseliyordu.
İngiltere’de
yazarın metinle ilişkisinin mülkiyet ve hak ilişkisi haline gelmesi, dönemin
toplumsal dinamiklerinin etkisiyle oldu. 16. yüzyıldan beri yazar-metin
ilişkisini tanımlayacak (ve aslında belirleyecek) bir metafor arayışı vardı;
yazarı çoban, ilahi esinin aracısı, büyücü, monark ya da baba olarak betimleyen
metaforlar söz konusu olmuş, ancak hiçbiri yaygın bir kabul görmemişti. John
Locke’ın özel mülkiyet bağlamında getirdiği kuramsal açılımlar bu noktada
belirleyici oldu – Locke, mülkiyet hakkını “doğal hak” (natural right)
kapsamında tanımlıyor, kişinin emeğini kattığı şey üzerinde doğal bir mülkiyet
hakkı olduğunu savunuyordu. Toprak mülkiyetini ve miri mal düzeninden özel
mülkiyete geçişi tartışan İngiltere’de yayıncılar, burada kendilerinin de
kullanabileceği bir söylem keşfettiler. Yayıncılar feveran ediyordu: korsan
yayıncılar yüzünden dürüst işadamları ve aileleri mahvoluyor, çocuklarının
ağzından lokmaları çalınıyordu. Ancak yayıncının hakkının korunabilmesi için
öncelikle yazarın hakkının saptanması ve korunması gerekiyordu. Milton, Aeropagitica’da “Her yazar, kendi
yapıtının mülkiyetine sahip olmalıdır,” diyordu. Locke’un argümanı, yazarın
emek verdiği metin üzerinde doğal hakları olduğunu, dolayısıyla da metnin
mülkiyetinin kendisine ait olduğunu ve bunun da tıpkı toprak mülkiyeti gibi
işlem görmesi gerektiğini savunmayı kolaylaştırdı. Yazarın yaratıcılığı,
işlenen topraktı, yapıtıysa toprağın verdiği üründü, dolayısıyla her türlü
hakkı da yazarına aitti. Yayıncıların haklarının devreye sokulması, çok da
kolay olmayan ama parlak bir manevrayla gerçekleşti: yazar, yapıtının tüm
haklarına sahip kişiydi, fakat bunları belirli bir süre için (ve karşılığını
alarak) yayıncıya devrediyordu. Böylece yayıncı eskiden sadece bazı haklara
sonsuz bir süre için sahipken, artık tüm haklara belli bir süre için sahip
oluyor, bu anlamda bir süreliğine yapıtın mülkiyetini ele geçiriyordu. Aranan
metafor bulunmuştu.
Bu
metafordan hareketle “yaratıcı yazar” söylemi de yaygınlık kazandı ve özellikle
Romantik dönemde ağır bir mitosa dönüştü. Bu mitosun destekleyici kavramları
arasında “deha” ve “özgünlük” vardı elbette. Tüm bunlar, “yazar”ın kimliğinin
köklü bir şekilde değişmesine yol açtı. Yazar, eskiden olduğu gibi metinler
arasında diyalog kuran, kendisinden önce yazılmışların üstüne kendi metnini
koyan, bir anlamda ortak bir yapıya kendi tuğlasını ekleyen kişi olmaktan
çıktı, metinler arasına sınır çizgisi çeken, onları birbirinden ayıran, kendini
metnin önüne koyan, dolayısıyla da kendini diğer yazarlardan ayıran kişi haline
geldi. Foucault’nun da dikkat çektiği gibi “yazar fonksiyonu”nun böyle bir
dönüşüm geçirmesi ve anonim metin rahatlığının ortadan kalkıp her metnin
mutlaka bir yazarla eşleştirilmesi eğiliminin ağır basması, merkezi yetkenin de
işine geliyordu – suçun ve suçlunun tanımlanabilmesi, kural ve yasakların
belirlenip uygulanabilmesi buna bağlıydı.
Bu
bireyciliğin de her yerde aynı olmadığını belirtmek gerekir. İngiltere ve
Almanya’da hakim hale gelen “yaratıcı olarak yazar” söylemi Fransa’da da
görülüyordu, ama burada Condorcet’nin savunusunu üstlendiği ikinci bir söylem
daha vardı. Condorcet “bilgi mülkiyeti”ne karşı çıkıyordu, bilginin ve
fikirlerin serbest dolaşımda olduğu ve kullanıldığı, “yazarsız bir dünya”
öngörüyordu. Dolayısıyla Fransa’da, “komünoter” ve “ mülkiyetçi” yazar söylemleri arasında bir gerilim ortaya
çıkmıştı.
İngiliz
yasalarını büyük oranda benimseyen Amerika’da da bu konuda bir gerilim
yaşanıyordu. Toprak konusunda işgal ve emek katmanın mülkiyet hakkı doğurduğu,
bunun da doğal bir hak olduğu kabul ediliyordu, batıya göç dalgasının temelinde
bu vardı, ama bunu fikirlere uyarlanabilecek bir metafor olarak kullanmak
konusunda herkes aynı görüşte değildi. Thomas Jefferson, buluşlar ve fikirlerle
ilgili olarak “doğal hak”tan söz edilemeyeceğini savunuyor, “fikirler dünyanın
bir yerinden diğerine özgürce yayılmalı, insanların ahlaki ve karşılıklı
eğitimini sağlamalı, yaşam koşullarını iyileştirmeli...” diyordu. Nitekim
Amerika bugün bile yazarın yapıtı üzerinde “ahlaki hak” değil, “faydacı hak”
(“utilitarian right”) sahibi olduğu görüşüne bağlıdır, İngiltere’den farklı
olarak. Bunu 18. yüzyılın aydınlanmacı anlayışına dayanarak değil, ekonomik
sistemin korunması için yapar. Amerika’da 1790’da çıkan Basım Hakkı Yasası, bir
kitabın basım hakkını 14 yıllığına koruma altına alıyordu; yazar bu sürenin
sonunda hala yaşıyorsa, hakları 14 yıllığına uzatılıyordu. Amerika da uzun bir
süre İngiltere’de yayımlanan kitapların korsan baskılarının üretildiği bir ülke
oldu; Amerikalı yayıncılar, İngiltere’den gelecek gemileri limanda bekler, kimi
zaman birkaç saat içinde kitapların korsan baskısını hazırlarlardı. Bunun tersi
de görülmüştü: Tom Amcanın Kulübesi
1852’de Amerika’da yayımlandığında, 1.5 milyon nüshası İngiltere’de korsan
olarak basıldı.
Sonuçta
ikili ve ikircikli bir tanım girdi yürürlüğe: yazar bir yandan tanrısal esin ve
deha sahibi, sanatçı kişilikli, dünyevi işlerin üstünde bir kişiydi, bir
yandansa tam bir profesyoneldi, yapıtlarının ekonomik kontrolünü elinde
tutuyordu. Bugün bile yazarlar ve toplumsal konumlarıyla ilgili pek çok
tartışmanın temelinde, birbiriyle uzlaştırması zor bu iki imge vardır.
* * *
Çoğaltım hakkı
konusunda bugün Batıdaki genel yönelim, kapsamı genişletme doğrultusunda. Bir
yandan süre uzatılıyor (ABD 1978’e kadar 28 yıllık bir koruma süresi
öngörüyordu, bu tarihte 50 yılı kabul etti; şimdiyse Avrupa’da olduğu gibi
yazarın ölümünden sonra 70 yıllık koruma süresini kabul etmeyi tartışıyor). Bir
yandan “yazar”ın tanımı gerçek kişilerin yanısıra tüzel kişileri de kapsayacak
şekilde genişletiliyor, “yapıt”ın kapsamı da iyice “mikro” düzeye çekiliyor
(yazının başındaki örneklerde olduğu gibi). Dava etme (“litigation”) kültürünün
iyice kök saldığı Amerika için bu durum, çeşitli açmazlar doğuruyor – bir
yandan endüstri, yaratıcılığı koruma kisvesi altında, sahip olduğu çoğaltım
tekellerinin korunmasını ve genişletilmesini talep ediyor, yasama-yürütme-yargı
üzerinde büyük bir baskı kuruyor; bir yandansa en ufak bir sözün bile
“copyright” kapsamına girmesi, yaratıcılığa sekte vurduğu gibi yazı yazmayı
fiziksel olarak zorlaştırıyor. Bu duruma karşı örgütlenen bir muhalefet
hareketi olan “Copyleft”, özellikle bilgisayar programlarının çoğaltım hakkının
özgürleştirilmesini gündem edinmiş. Free Software Foundation (Ücretsiz Yazılım
Vakfı) gibi kurumlar, bunun için Anayasa Mahkemesi düzeyinde çalışmalar
yapmanın yanısıra, dünyanın çeşitli yerlerinde konferans ve gösteriler de
düzenliyor.
Burada şunu da
belirtmek gerekir ki bugün dünyada uluslararası anlamda “çoğaltım hakkı”
satışından net kar eden yalnızca iki ülke var dünyada: Amerika ve İngiltere.
Çin ve Hindistan gibi iki dev ülkeyse, uluslararası “çoğaltım hakkı”
anlaşmalarını tanımıyor.
Türkiye’deyse
1995’ten beri (1952 Cenevre Konvansiyonu uyarınca) 70 yıllık çoğaltım hakkı
tanınıyor; özellikle Amerikan şirketlerinin ve hükümetlerinin baskı ve
telkinleriyle “izinsiz ve ücreti ödenmemiş kullanım”ların adli takibe
uğramasının sağlanması konusunda yoğun bir çaba var. “Copyright” için “telif hakkı” terimini kullanıyoruz, oysa bu
teknik açıdan çok da doğru değil: müellife, yani yazan kişiye, yazdığı (yani
telif ettiği) metin için ödenen ücretten söz ediyoruz “telif ücreti”
dediğimizde. Bu ise, “copyright” öncesinde İngiltere ve Almanya’da yazarlara
yayıncı tarafından ödenen götürü ücrete karşılık geliyor. “Copyright”ta açık
olarak çoğaltım hakkı kastediliyor, yayıncının devraldığı hak bu, yoksa metnin
yazarı olma, yazarı olarak bilinme hakkını devralmıyor.
Çoğaltım hakkının
bugün bu yoğunlukta tartışılıyor olmasının ana nedeni, bilindiği gibi internet.
Temel mantığı paylaşıma dayanıyor internetin; yüz milyonlarca kişinin
paylaşımına açık olduğu için de denetlenmesi son derece zor. Dahası internet,
“yaratıcı yazar” kavramını iki yoldan dönüştürmeye aday: birincisi, kavramın
romantik içeriğini, yazarın yarı-tanrısal niteliklerini ortadan kaldırıyor,
çünkü herkesin yazar olabildiği (dolayısıyla da “gerçek yazar”ların “ağzı olan
konuşuyor, internete bağlanan yazar kesiliyor, yazarlık ayağa düştü, dil
kirleniyor, ortalığı barbarlar bastı” diyerek yakınmasına neden olan)
demokratik bir platform yaratıyor; ikincisi metin üretme sürecini tek kişinin dehasının
gizemli derinliklerinden çıkararak, yazılmış metinler arasında bağlantılar
kurarak, seçme/yanyana getirme sürecini işleterek “üstmetinler” (hypertext/
metatext) oluşturmayı geçerli bir “yaratıcılık” ve “yazarlık” biçimi olarak
ortaya sürüyor. Bu biçim de açıkça “çoğaltım hakkı” mantığıyla çelişiyor.
Gelinen noktada,
“endüstri”yle “yaratıcı”nın çıkarlarının belli noktalarda köklü bir şekilde
çeliştiği gerçeğini gizlemek gittikçe zorlaşıyor. Bunu yapabilmek için
“mülkiyet” metaforunun ısrarlı bir şekilde kullanıldığını görmek şaşırtıcı
değil; ilk bakışta makul olsa da temel bir yadsımaya dayanıyor bu metafor.
Fiziksel bir nesneye ya da toprak parçasına uygulandığında mülkiyetin anlamı
açık: bendeyse sende değildir; bu evde ben oturuyorsam sen oturamazsın; bu
toprağı ya ben işlerim ya da sen. Oysa “fikri mülkiyet” (“intellectual
property”) aynı dışlama ilkesine oturmuyor: bir bilgiyi sana verdiğimde ben
yine de o bilgiye “sahip” olmayı sürdürüyorum, benden sana geçtiğinde benden
eksilmiyor. Jefferson’ın ifadesiyle, “kendi mumunu benimkinden yakan kişi,
benim ışığımı azaltmaz.” Kullanılan metafor, bazen kavramlar hakkında daha
kolay düşünmemizi sağlıyor, bazense o kavramı kendi biçimine hapsediyor.
Ekonomik düşüncenin getirdiği bu kısıtlar, önemli seçeneklerin görülmesini
engelliyor, çünkü var olan sistemin içindeki dengelere göre hareket edebiliyor
ancak; dışından bakamıyor, önkabulleri değiştiremiyor.
Bu düşünce biçimi,
“çoğaltım hakkı”nın serbest bırakılmasına iki açıdan karşı çıkıyor: birincisi,
yaratıcı üretimin yok olma tehlikesi; ikincisiyse, endüstrinin çeşitli
birimlerinin (yayıncı, dağıtımcı, kitapçı vs.) para kazanamama tehlikesi.
Birincisinin geçerli olmadığını tarih bize kanıtlıyor: “çoğaltım hakkı”
yasallaşmadan önceki sanatsal ve yazınsal üretime, başyapıtlara bakmak yeter.
İkinci itirazdaysa gerçeklik payı olabilir açıkçası – daha özgür bir “çoğaltım
hakkı” rejimi, bazılarını işsiz bırakabilir, kar marjlarını düşürebilir. Bütün
devrimlerde bu böyle olmuştur ama: sokak aydınlatmasında elektriğin
kullanılmaya başlanması, gaz lambalarını yakıp söndürmekle görevli kişileri
bütün dünyada işinden etmişti. Matbaanın yaygınlaşması, kitapları elle
çoğaltanları vurmuştu. Ortaya konan ürünler de bundan payını alabilir: eğer
yeterince kar edemeyeceğini görürse, film şirketleri 200 milyon dolar bütçeli
filmlerin altına girmek konusunda çekingen davranabilir. Ama Eben Moglen’in
dediği gibi, “Firavunlardan beri piramit üretimi de inanılmaz düştü” – piramit
yapımını makul kılan toplumsal ve ekonomik sistem artık yok, bu da bizi çok
üzmüşe benzemiyor.
* * *
“Yazar
fonksiyonu”nu yeniden tanımlamak mümkün müdür peki, gerekli olduğunu kabul
etsek bile? Bunu yapabilmek için, fonksiyonun bileşenlerini ayrıştırmak ve
herbirini soymak gerekiyor; yani “yaratıcı”yla “profesyonel”i. Profesyonel
yazarlığı bu tartışmanın kapsamı dışında sayıyorum – sipariş üzerine yazılan
metnin ücrete tabi olmasında bir sakınca görmüyorum. Dergi ya da gazete
çıkaranların, tanıtım broşürü ya da kullanma kılavuzu sahibi olmak isteyenlerin,
aile tarihini ya da kişisel biyografisini yazdırmaya niyetlenenlerin,
reklamcıların, hatta kitap sipariş eden yayınevlerinin, istedikleri metinlerin
karşılığında para vermeleri gereklidir: bu bir iş ilişkisidir, sanat ilişkisi
değil - “telif hakkı” doğurur.
“Yaratıcı”ya
geldiğinde iş değişiyor: yarı-tanrısal bir yaratıcı imgesine bağlı kalmayı
sürdürmek, sürdürülmesini istemek sahtekarlıktan başka birşey değil bence.
Yazarlar yaşadıklarını, duyup gördüklerini, okuduklarını malzeme olarak
kullanıyor, dünyaya ve sanata sordukları sorularla, imgelemleriyle
biçimlendiriyor ve hem daha önce kendi yazdıklarından, hem de başkalarının
yazdıklarından oluşan devasa pastişe eklemlenecek bir pastiş yaratıyorlar
yazarken. Bunu da kendilerine iyi geldiği için yapıyorlar, toplumsal bir görevi
yerine getirmek için değil. Toplum tarafından, toplumu eleştirmekle, ona yön
vermekle görevlendirilmiş değildir yazar; bunu vehmedebilir, ya da yazdıkları,
toplumun üyeleri tarafından bir eleştiri ya da yönlendirme olarak değerlendirilebilir,
ama bu yine de yukarıda sözünü ettiğim türden bir “sipariş” kapsamına girmez;
kendiliğinden ve karşılıksız (gratis) yapılan bir eylemdir.
Bu iki bileşeni
ayırmak için 1999’da yayımlanan bir yazımda (“’ready-made’ post-modern
manifesto: yazarlar için sokak çalgıcısı etiği”) “sokak çalgıcısı” imgesine
başvurmuştum. “Yaratıcı” bileşeni, yazar fonksiyonunun sokak çalgıcısı
fonksiyonuna yakınsadığı nokta bence: çalgıcı, verdiği emek, kullandığı
birikim, yarattığı estetik değer karşılığında para toplamayı umabilir,
toplumsal terbiye de, çok kötü çalsa bile biraz para verilmesini gerekli
kılabilir, ama her durumda, çalgıcının para talep etmesi söz konusu değildir.
Kimse ondan, sokağa çıkıp müzik yapmasını istememiştir; çalıyorsa, bu kendi
bileceği iştir. Tabii eğer belediye şehrin sokaklarında müzik yapılmasının,
şehir halkının yaşam standardını yükselteceğini düşünür ve bazı kişilerden
sokak çalgıcılığı yapmasını isterse, ya da sokak çalgıcısına bir düğünde
çalması damadın babası tarafından teklif edilirse, durum değişir. “Yaratıcı”
bileşeni bu durumda yerini “profesyonel” bileşenine bırakmış, “telif hakkı”
doğmuştur.
Bu söylediklerim
yazma ediminin kendisiyle sınırlı; yazılanın yayımlanması bambaşka bir konu.
Burada ister “yaratıcı”, ister “profesyonel” bileşeniyle olsun, yazar
fonksiyonunun yazdığı metnin çoğaltılması ve bundan kar sağlanması söz konusu.
Seçenekler şunlar:
1.
Yazar, çoğaltım hakkını bir tekel
olarak, belirli bir süre için, belirli bir ücret ya da pay karşılığında bir
yayıncıya devreder.
2.
Yazar, metni götürü ücret karşılığı bir
yayıncıya satar, ama çoğaltım tekelini vermez; dolayısıyla başka yayıncıların
götürü ücret vermeden aynı metni kopyalayarak çoğaltması engellenmez.
3.
Yazar metni internete koyar ve dileyen,
hiçbir ücret ödemeden metni okuyabilir ve çoğaltabilir.
Bir formalite olarak her üç maddede, çoğaltımlar için
yazarın yazılı izninin olması koşulu getirilebilir.
Yazarların
geçimlerini başka yollardan sağlayabilmesi ve yazdıklarının karşılığında para
talep etmemesi, başkalarının kazanacağı paradan pay almak istememesi, bugünün
para odaklı toplumsal yapısına aykırı düştüğü gibi, yayıncılık endüstrisini de
titretecektir elbette. Metinlerin bedava olduğu bir dünyada kitap fiyatları çok
düşük olur ve ancak internetin sağlayamayacağı ek faydalar oranında artabilir.
Böyle faydaları düşünmek zor değil: nesne olarak kitabın ekrandan okumaya ya da
bilgisayar çıktısına olan üstünlüğü, metnin tamamını ekrandan okumanın ya da
çıktısını almanın da bir maliyeti olması ve daha da önemlisi zaman alması, vs.
Yine de kitap satışlarında ciddi bir düşüşün yaşanması muhtemel geliyor bana;
endüstrinin kar yapısının yeniden ele alınması da gerekecektir.
Dolayısıyla
bugünkü durumda, devrimden korkan yayıncılar için en büyük tehlike,
yazdıklarından para kazanmak isteyen yazarlar değil, başka işlerden geçimini
iyi-kötü sağlayan yazarlardır; var olan sistemi sürdürmek isteyen yayıncıların
yapacağı şey, yazarlarına az para ödeyerek yazar fonksiyonunu ekonomi dışına
itmek yerine (ki metni “ucuza kapatmak” ve kar marjını yükseltmek, kısa vadede
yayıncıya daha mantıklı gelebilir), uzun vadede mümkün olduğunca çok yazara,
yazdığıyla geçinecek, hatta iyi yaşayacak düzeyde para vermeye çalışmak olurdu.
Yazarlığın
toplumsal konumundaki ve yayıncılık endüstrisindeki bu değişiklikle genel
ekonominin bu ölçüde daralması, bugün için kabul edilebilir gözükmüyor.
Dolayısıyla üçüncü seçenek, bir sistem önerisi olarak fazla radikal. İkinci
seçenek, tarihsel olarak denenmiş olma avantajına sahip; yayıncıların hayatını
gerçekten zorlaştırdığı tahmin edilebilir, özellikle de özgün içerik
yayımlayanların. Yine de bu seçenekte asıl yük yazarların üstüne biniyor ve
sistem, üçüncü seçeneğe yaklaşacak şekilde yazarların götürü ücretini sıfıra
indirme eğilimi sergiliyor. Bu da bir sistem önerisi olarak fazla radikal
gözüküyor.
Bugünün
koşulları içinde tek yol, zaten uygulamada olan birinci seçeneği, yazar ve
yayıncının para kazanmasını engellemeyecek, ama metinlerin serbest dolaşımını
mümkün olan en üst düzeyde sağlayacak uzlaşma noktasına taşımak gibi gözüküyor.
Bugün yazarlar, %15’lik “çoğaltım hakkı” bedeli karşılığında yapıtlarını,
ölümlerinden 70 yıl sonrasına kadar, bir (ya da ardışık olmak koşuluyla daha
fazla sayıda) yayıncıya devrediyor. “Doğal tercih”i metninin serbestçe
çoğaltılması ve dolaşıma sokulması olan (çünkü “yaratıcı” metinlerinden kontrat
karşılığı para kazanmayı ayıp addeden) yazarı, tek bir yayıncıya çoğaltım
tekeli vermeye ikna etmek gerekir. Bunu yapmak için de tekel süresi
olabildiğince kısa, yazarın kar payı da olabildiğince yüksek tutulmalıdır.
Satılan kitaptan matbaa, yayıncı, dağıtımcı ve kitapçının da pay alacağını
düşünürsek ve etkinliklerini sürdürebilmek için herbirinin ekonomik açıdan
“feasible” bir düzeyi tutturması gerektiğini göz önünde bulundurursak, yazar payının
%30’a kadar çıkabileceği, çoğaltım tekelinin de bir yılla
sınırlandırılabileceği ileri sürülebilir. Amerika’da buna örnek oluşturacak bir
uygulamanın bulunduğunu biliyoruz: yeni kitaplar önce ciltli (hardcover) olarak
yayımlanır, bir yıl geçtikten sonra (genellikle başka yayınevleri tarafından)
karton kapaklı (paperback) olarak yeniden basılır. Okuyucu, bir yıl sonra aynı
kitabı neredeyse yarı fiyatına alabileceğini bilir; aradaki farkı hem daha
kaliteli bir baskıya sahip olmak için, hem de kitabı bir an önce okumak için
verir. Vermeyenler çoğunluktadır (karton kapaklı baskılar, ciltli baskılardan
hemen hep daha çok satar), ama vermeye hazır olanların sayısı, bu sistemi
ayakta tutmaya (yani yayıncısına para kazandırmaya) yeter.
Yazarların
%30’luk bir pay karşılığında kitaplarının çoğaltım tekelini bir yıllığına bir
yayıncıya vermeleri, ardından kitabın yazar payı ödenmeksizin basılabilmesi ve
serbest dolaşıma girmesi, sonuçta görece gerçekçi olmaya çalışan bir uzlaşma
önerisidir, ilkelerden ödün verilmeden bulunmuş ideal bir çözüm değil. Ancak
unutmamak gerek ki bu uzlaşma, bugünkü üretim koşullarından yola çıkarak
bulundu, oysa bu koşullar değişmez değil. 1600’lerde yayıncı, dağıtımcı ve
kitapçı fonksiyonları büyük oranda tek bir elde toplanıyordu; endüstrileşme
süreci, bu fonksiyonların dağıtılarak daha verimli hale gelmesini sağladı.
Bugünse yine bir fonksiyon toplanması eğilimi ortaya çıkmış durumda: internet
üzerinden kitap satışı ve “print-on-demand” (talep üzerine basım) teknolojisi,
yazara çok düşük bir ücret karşılığında kitabının tasarımını yaptırma olanağı
sunuyor; stok maliyetlerini sıfırlıyor, birim başı üretim maliyetlerini biraz
arttırıyor; yazara çok daha yüksek bir yüzde kazandırıyor. Normal bir
yayınevinin ekonomik bulmayacağı pek çok eski yapıt ve akademik çalışma, bu
sayede internet üzerinden ve kitap formatında satın alınabiliyor. Henüz çok
yaygın bir sistem değil, ama özellikle tanıtım ve pazarlama sorunları çözülürse
(bugün bu işi yayınevleri ve bir ölçüde kitapçılar üstleniyor) talep üzerine
basım yöntemi çok daha yaygın bir hale gelebilir, kitap fiyatları da bunun
sonucunda iyice düşebilir. Bu durumda yazar-yayıncı ilişkilerinin doğası da bir
kez daha köklü bir şekilde değişebilir.
* * *
Bir
yıllık çoğaltım tekeli süresinin sonunda, aynı kitabın birden fazla kişi ve
yayıncı tarafından üretilebilecek olması, bir sakınca doğurur mu? Bu bir kaos
ortamı yaratır mı, metinlerin güvenilirliği azalır mı? Bu soruların yanıtlarını
bugünkü sistem veriyor aslında, çünkü 70 yıllık sürenin sonunda önerdiğim
sistemle aynı noktaya geliyor. Bugün her isteyen Dostoyevski, Shakespeare,
Cicero ya da Homeros basabilir, basıyor da. Yayınevlerinin ve çevirmenlerin adı
kadar, kitap dergileri de bu konuda yönlendirici olabiliyor; okuyucu elbette
kendisi de karşılaştırarak seçimini yapabiliyor.
Birinci
yılın sonunda yazarın emeğinden para kazanamayacak, kendi yapıtının “sırtından”
başkalarının para kazanmasına seyirci kalacak olması, ona yapılan bir haksızlık
değil mi? Sanmıyorum. Yazarın kişisel yaratıcılığının (ki bu yaratıcılığı
kutsamamaya özellikle dikkat edilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum)
kendiliğinden bir sonucu olan bir yapıt için kontrat karşılığı verilecek
paranın, bir saygı göstergesi olabileceğinden kuşkuluyum. Yine de, dediğim
gibi, kısa bir süre için geçerli olması koşuluyla, yazarların yapıtlarından
böyle bir gelir elde etmesini kabul edilebilir buluyorum, ardından gelecek
faydanın büyüklüğünü göz önünde bulundurarak. Buna karşın okurların,
yazınseverlerin, çeşitli kurumların yazar hamiliğine soyunmalarına karşı
değilim. Sevdiği yazarın banka hesabına arada sırada internet üzerinden havale
yapacak okurlara, hayır, karşı değilim. Yazarın yazdıktan sonra, bir yıllık
çoğaltım payını da aldıktan sonra, kontrat uyarınca para talep etmesine karşıyım.
Romancılığın bir meslek olmasına karşıyım. Ayrıca, merak edenler için
söylüyorum, devletin bu işe karıştırılmasına da karşıyım: devletin yazar
hamiliğine kalkışması, bunu toplumdan alınan vergilerle yapacağı için,
bireylerin gönüllü hamiliğinden tamamen farklı bir sonuç doğurur ve işin
mantığına aykırıdır, çünkü burada da yazarın “gratis” yaratıcılığına sistemli,
kontratlı bir bedel biçilmektedir.
Bu
sistem yaratıcılığı öldürür mü? Hayır. Yapıtların dolaşımını hızlandırıp
yaygınlaştıracağı için, edinme maliyetini bir versiyonuyla çok ucuzlatacağı,
bir versiyonuyla sıfıra indireceği için gerçek anlamda bir yaratıcılık
patlamasına yol açacaktır tam tersine.
Fikir
hırsızlığı artmaz mı? Yazın ve sanattan söz ediyorsak, alıntı adabıyla
hırsızlık arasındaki ayrım aynen geçerli olacaktır.
* * *
“Mülkiyet” ve
“hak” işte bunu yapıyor: yazmanın ve okumanın kendiliğindenliğini,
karşılıksızlığını, serbest dolaşımını savunan, sokak çalgıcılarından,
etkileşimlerden, devasa pastişlere eklemlenen bireysel pastişlerden söz etmek
isteyen bir yazıyı paraya, yüzdelere, arz ve talebe, uzlaşmalara boğuyor. Basit
birşeydi aslında söylemeye çalıştığım: yazarın kendini açgözlü ve işbilir bir
bezirgan gibi hissetmek zorunda kalmamasını, onu böyle hissettirecek düzenlerden
uzak durmasını dilemek, bunu mümkün kılan bir feragatla başlayacak başka bir
düzen hakkında kafa yormak, kendi içinde romantik bir tavır kuşkusuz; ama
yazarlığı, yaratıcılığı, ayrıksı duyarlılığı yücelten romantik yaklaşıma her
koşulda yeğ tutulması gerektiğini düşündüğüm bir tavır aynı zamanda.
Kimi insanları
kimi zaman etkileyebilen kimi şeyler yazma yetisi, bunca kibri nasıl kaldırıyor
ve hala doymuyor?
Yazarlık egosu,
metinlerin isimsiz yayımlanacağı günleri mümkün kılacak noktaya çekilebilir mi,
yüz yıl, iki yüz yıl sonra?
Bu varoluşsal bir
devrim olurdu, gerçekten.