|
yazıdeğirmenleri, ağustos 2006:
Öykülerinizde
sürekli bir “1984” havası
izlenimliyoruz. Gerçekle düşün karıştığı, hayatın salt bir oyun
olduğu, iktidarın teknolojiyi suiistimal ettiği, yazarla
okuyanın ayırt edilemediği, karşı koyulamayan bir otoriter
sistemin var olduğu öykülerle çıkıyorsunuz okuyucunun karşısına.
Öykülerinizin ana kaynağı, insanların özgürlüklerini ellerinden
alan ve insanların birbirlerine yabancılaştığı karamsar bir
gelecek düşünceniz olabilir mi?
Sorunuzu fırsat bilip öykülerime bu gözle baktım; “Son Günah” ve
“Son Timsahın Kuşsal Zembereği” bu tanımlamalarınıza uyuyor gibi
geldi bana; zaten bunların ilkinde “1984”e açık bir gönderme de
var. Romanları da işin içine katacaksak, “Olgunluk Çağı
Üçlemesi” bazı açılardan bu kapsamda değerlendirilebilir belki;
otoriter bir yapıdan söz edilemese de ve teknoloji kullanımının
suiistimal edildiği tartışmalı olsa da, daha “karanlık” bir
gelecek tasarımı olarak görülebilir. Yine de iki açıdan emin
olamıyorum bu genellemeden: birincisi, bu genellemeye uymayan
parçalar, uyanlardan epey fazla; ikincisi, uyanlar içinde de
bireysel ve toplu muhalefet odakları, kişilerin direnç ve
kendine aydınlık yaratma potansiyeli, bana karanlığın
varlığından daha önemli geliyor. Gelecek konusunda karamsar
mıyım? Değilim; temelde değilim. Geçmişle gelecek olarak
ayrılmış zamanların, iyimserliğe ya da kötümserliğe konu olacak
biçimde karşılaştırılamayacağını düşünüyorum; “1700’lerin başı,
2000’li yılların başından daha mı iyiydi?” sorusunun yanıtını
veremezsiniz. İnsan yaşamlarının çeşitliliği buna engeldir. Bu
çeşitlilik de bence en totaliter sistemde bile varlığını
sürdürebilir.
Öykülerinizde diğer
yazarlara, sinema sanatına ve müziğe atıfta bulunduğunuz çok
oluyor. Sıklıkla
"edebiyat-dışı" olarak nitelenen alanlardan yararlandığınızı
görüyoruz. Yazılarınıza
bu diğer sanatları da harmanlama isteğinizi nasıl
açıklayabilirsiniz? Bu bir zenginlik, çeşitlilik veya
disiplinler arası bir eser üretme arayışımıdır?
Aslında yalnızca
diğer sanatları değil, sosyal bilimleri, hatta pozitif bilimleri
de katmaya çalışıyorum. Lawrence Durrell’ın “İskenderiye
Dörtlüsü”nün temel yapısı için Görecelik Kuramı’ndan
yararlandığını ilk okuduğumda çok etkilenmiştim. Calvino’nun,
Perec’in benzer yöndeki çalışmaları da, yeni yeni yazmaya
başladığım yıllarda ilgimi çekmişti. Edebiyat-dışından çok iyi
edebiyat malzemesi devşirilebileceğine her zaman inandım.
Siyaset biliminin diliyle, belgeselcinin diliyle, hatta su
şişesinin etiketindeki dille edebiyat yapılabileceğine inandım.
Metalurji ders kitabından, yapısını koruyarak roman
çıkarabilirsiniz. Fraktal geometri, bir uzun öykü için iyi bir
çerçeve oluşturabilir. Belki mühendislik, siyaset bilimi ve
tarih okumuş olmamın getirdiği bir tür kafa karışıklığı,
birşeyleri birşeylere bağlama, aralarındaki paralellikleri
görmeye çalışma merakıdır bu. Siyaset bilimi master’ı yaparken,
kimya mühendisliğinin temel meslek derslerinden “proses kontrol”
ilkelerini toplumsal süreçlere uyarlayan bir ödev yazdığımı
hatırlıyorum. Tamamen mekanik bir toplum anlayışına dayanıyordu
ve herhangi bir geçerliliği olmasının imkanı yoktu elbette, ama
bir egzersiz olarak bana da, hocama da ilginç gelmişti.
Bunun bir faydası
var mıdır diye soruyorsunuz anladığım kadarıyla. Bence vardır.
Görme biçimlerini çeşitlendirmenin her zaman faydası vardır.
Peyote içtiğinizde algıdaki farklılıkların yarattığı bir
edebiyat size birşeyler öğretebiliyorsa, bunlar da öğretir.
Öykülerinizde
kurgu ön plana çıkıyor. Her bir söylemin, her bir
nesnenin öykünün başka bir bölümünde kullanıldığını görüyoruz.
Belki mühendis olmanızın bir getirisidir
bu, öykülerinizde matematiksel ve çözümleyici yaklaşımınız
ilk anda fark
ediliyor. ‘Kurgu ve çözümleme takıntınız’ın sizi bir gün
kısıtlayacağını düşünüyor
musunuz? Düşünüyorsanız
nasıl bu alışılagelmiş tarzınıza farklılıklar katmaya
çalışıyorsunuz? 'kurma aşaması’ sizin yaratım sürecinizde nerede
duruyor?
Açıkçası,
“Olgunluk Çağı Üçlemesi”ni yazdıktan sonra bu kurgu işinin
dalağını yardığımı, bu kanalda daha fazla ilerlememin ne bana ne
de memlekete faydası olacağını anladım. Başka türden şeyler
karalamışlığım vardı (“Uyandığında Kadın Hala Yanındaydı” gibi);
“Eksiltilmiş Duygular Kütüphanesi” öyküleri gibi denemelerle
devam ettim. Ama yeni bir kanal oluşturabilmiş değilim henüz;
oyalanıyorum, elimi oyalıyorum şimdilik. Buradan nereye
gideceğim hakkında net bir fikrim yok, acelem de yok ama. Atilla
Özkırımlı ben lisedeyken bir gün Türk romanı üstüne konuşmaya
gelmişti, “40’ından önce roman yazılmaz” demişti de adamdan
yıllarca nefret etmiştim. Yazılmayacağını yine de düşünmüyorum,
ama bazı şeylerin zamanı gelmeden yapılamayacağını anlamaya
başlıyorum.
Lisedeyken Kurt
Vonnegut okuduğunuzu ve ondan
çok şey öğrendiğinizi
ifade etmiştiniz
bir yazınızda.
Romansal kurgu konusunda size ilham veren başka yazarlar
da oldu mu?
Elbette.
Bazılarının adlarını yukarıda saydım. Oğuz Atay, Nabokov,
Faulkner, Bilge Karasu, Cortazar, Borges, Asimov, Barthelme ve
adlarını çoktan unuttuğum ama lise ve üniversite yıllarında
yutar gibi okuduğum binin üstünde öykücü, kurgu konusunda çok
yararlı bir okul oldu benim için. Üçüncü tekilde yazılmış bir
öykünün birinci tekile çekildiğinde nelerin değişeceği gibi
teknik bilgileri, okuduklarımdan ve gördüklerimi deneyerek
kazandım.
Hayal
gücünüzü yazdığınız metinlere hangi boyutta yansıdığını ve bunda
ne kadar başarılı olduğunuzu düşünüyorsunuz?
Hayalgücüne
prim verdiğim yıllar biraz geride kaldı aslında. Yaratıcı olmak
için kasılmış şeylerden hiç hoşlanmıyorum. Edebiyatın zekisini
hala seviyorum; çevik ve ahlaklısını da seviyorum ama.
Yazılarınızda
birbirini izleyen ve bitecek izlenimi vermeyen tesadüfler
zinciri dikkat çekiyor. Aslında her şey bitti derken aslında
biten şey sadece çarkın diğer dişlisine oturan tarafı. İster
algıda seçicilik diyelim, ister tesadüf. Sizce bütün bunlar
hayat içerisinde ve tabi ki yazılarınızda matematiksel bir
algoritma ile açıklanabilir mi? Yoksa sadece hayatın karşımıza
çıkardığı sıradan olaylar mı?
Tam Paul Auster’a
sorulacak soru! Benim tesadüf gördüğüm yerde bir başkası önceden
belirlenmişlik görebilir; tıpkı bir okurun tesadüf olarak
görebileceği birşeyin yazar tarafından kasıtlı olarak öyle
yapılmış olabileceği gibi. Kurgu merakımdan söz etmiştiniz:
“aslında” hiçbir şeyin tesadüf olmamasını, herşeyin inceden
inceye düşünülmüş ve birbirine bağlanmış olmasını sağlamak,
kurguyu seven bir yazar için biraz otistik, biraz obsesif ama
kesinlikle büyük bir haz olabiliyor. Sonra bir gün geliyor,
sıkılıyorsunuz.
Bir söyleşinizde
yazdıklarınızla
ilgili olarak: “Ben de bütün kitaplarımı bir araya getirdiğimde,
bundan kaç sene sonraysa artık, hepsini yan yana okuduğumda,
öykülerin, romanların, hatta düzyazıların birbiriyle
bağlantıları olsun istiyorum. Hem kişiler birbirine
bağlı olsun, hem olaylar birbirine bağlı olsun, kitaptan
kitaba teğeller atılsın istiyorum.” demiştiniz. Hala
yarattığınız yeni karakterler eski karakterlerinizin yeniden
canlanmış halleri olmaya, cümleler birbirine ulanmaya devam
ediyor mu?
Hayır; daha
doğrusu, bundan kurtulmaya çalışıyorum. Belki de yeni
karakterlerle dolu paralel bir evren arıyorumdur.
Kitaplarınızda
ortak bir özellik olarak görsellik ön plana çıkıyor. Bu durum
ruhsal çözümlemelerle karakter analizleri yapmak gibi bir
kaygınız olmamasından kaynaklanıyor olabilir mi?
Görsellikten
neyi kastediyorsunuz çok emin değilim, çünkü örneğin yer
betimlemesine çok az yer veririm yazdıklarımda, mekanlar genelde
birer eskiz olarak durur, bir iki çizgisi belirgin olarak ortaya
çıkar, geri kalanı oldukça belirsizdir. Kişilerin dış
görünümleri de öyle. “7”de özellikle sinemaya uygun olacak bir
dil kurmaya çalışmıştım, orada karakterlerin içine girmekten
özellikle uzak durdum, “perdede ne görülüyorsa o”nunla
sınırlamaya çalıştım, çok zorda kaldığımda bir tür “voice
over”la, bir anlatıcı sesiyle işimi gördüm. Yalnızca mimik ve
hareketlerden yola çıkarak bir kişinin ruh halini çok da güzel
anlatırsınız. İç dünyalar söz konusu olduğunda, anlatmaktan çok
göstermekten yanayım. Hiç anlatmamalı, hep göstermeli demiyorum
(yoksa kitaplar bitmek bilmezdi!), ama “annesiyle babası o daha
küçükken boşanmıştı, annesini yirmi iki yaşına kadar görememiş,
gördüğünde neredeyse tanımamıştı; bu yokluğun ruhunda açtığı
derin yaranın asla kapanmayacağını da o karşılaşmanın ertesinde
anladı” gibi bir cümle, olur da bir gün kurarsam, beni vurun!
Öykülerinizde yer alan karakterlerin gerek kişisel özelliklerini
gerekse tasvirlerini ayrıntılı olarak değil de yüzeysel olarak
yapmanız özel bir tercih mi?
Betimlemeyi,
ancak çok gerekli olduğu ölçüde kullanıyorum. Görünüm
betimlemekten hoşlanan biri değilim. Betimlemeden sıkılıyorum,
okurken de, yazarken de. “Kant Kulübü”nü yazarken başımı derde
soktu bu durum. 13-15 yaş grubuna seslenen bir kitap KK, o
yaştaki çocuklar da betimlemeye bayılıyor. “Harry Potter”
okuduğunuzda bunu hemen görebilirsiniz örneğin. Editörüm
betimleme isteyen bölümleri tek tek işaretledi, ben de hepsini
yazdım. Daha iyi oldu kesinlikle.
Çevirisini
yaptığınız bir çok kitap ve metin bulunuyor.
Fransızların ünlü
bir sözü var:
“Traducteur est une traître
- Çevirmen bir haindir.” Bu sözü Türkçe’ye çevirmeye çalışırken
zorlanarak bulabildiğimiz karşılık da gene sözün ne denli doğru
olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda yazar olan bir çevirmen olarak
çevirisini yaptığınız metinlerin çoğu kez bir çeviri değil, yeni
bir yapıt halini aldığını düşündüğünüz oluyor mu?
Metnine göre
değişiyor. Bazı metinler, çevirmenlerinin “yaratıcı yazar”
olmasını talep eder, bazıları etmez, “düzgün yazar”la yetinir.
Aradaki farkı görebilmek çok önemli bence; aksi halde
çevirdiğiniz onca farklı yazarı aynı ağızla konuşur hale
getiriverirsiniz.
Bir yazınızda
“Müzik ve yazın performanslarının “sahici olan” ve “sahneye
konan”la ilişkileri nasıl kurulursa kurulsun, ikisini de
yaşamımızın içine alma biçimlerimiz, “sanatı icra eden”
kimliğimizle “üzerinde sanat icra edilen” kimliğimizin
gerilimsiz olmayan ilişkisini belirler.” demişsiniz. Bu
ilişkinin gerilimli olması mı yazar ya da müzisyeni yaratma
sürecine yönlendirir?
Sanmam. Yazı
ve müzikte yaratıcı sürecin, kişisel bir iç talepten
kaynaklandığını düşünürüm; yazar, yazmak kendisine iyi geldiği
için yazar, besteci, bestelemek istediği ve bunun yerine başka
birşey koymak istemediği/koyamadığı için müzikle uğraşır.
Okuyucunun ya da dinleyicinin daha sonra bu ürünü alımlama
sırasında yaratıcı bir role de soyunması, bence onun hanesine
yazılır, yazarın ya da bestecinin değil.
Web üzerinde uzun
bir süredir eserlerinizi paylaşıyorsunuz.
Bu durumdan rahatsızlık duymanıza yol açan herhangi bir
gelişme yaşadınız mı?
Hayır. Başka
başka sitelerde bazı parçaların kullanıldığını gördüğüm oluyor,
bazen “kullanmadan önce haber verseydiniz keşke” diye serzenişte
bulunuyorum, bazen ona bile üşeniyorum. “Sanatım” olarak
gördüğüm şeylerden kazanacağım parayla geçinmeyi hiçbir zaman
hedeflemedim; romanlarımdan, öykülerimden telif ücreti kazanmak
hoşuma gitti gitmesine, kimse para vermeseydi yazmayacak mıydım?
Yazacaktım; dolayısıyla karşılık beklemeden, internet üzerinde
bunları paylaşmakta uzun boylu bir sakınca görmüyorum kendi
adıma. “Zanaatım” olarak gördüğüm şeylerden para kazanmayıysa,
evet, hedefledim.
Yazarlık,
çevirmenlik, editörlük, tanıtım, pazarlama
hizmetleri verdiğiniz “G Yayın
Grubu”ndan biraz
bahseder misiniz?
Uzun hikaye!
Heyecan duyarak yaptığım bir iş olduğunu söyleyebilirim ama.
Şu anda üzerinde
çalıştığınız yeni bir proje var mı (roman, öykü, veya bu
amaçlara hizmet edecek herhangi bir çalışma)?
Ufak bir kitap
bitirdim, “Gitmeyecekler İçin Urbino” adında. Bir tür kurmaca
gezi kitabı diyebiliriz. Şu anda üzerinde çalıştığım, hatta kafa
yorduğum bir proje yok. 2010 yılına kadar da olmamasına gayret
edeceğim.
www.yazidegirmenleri.com
|