"Terör, ideal kent, mimari,
hikayeler..." - Zeynep Tonbul, Yeni Mimar, Mart 2007
Everest Yayınları’ndan bu ay çıkan Cem
Akaş’ın Gitmeyecekler İçin Urbino kitabı edebiyatçının kente
bakışını hem de turistik rehber kitaplarına atıf yaparak
kurgulaması açısından ilgi çekici. Cem Akaş hiç gitmediği bir
kenti, İtalya’da Urbino’yu anlatıyor. Kitapta, “terör” kenti ele
geçirirken, kentin farklı hikâyeleri birbirine karışıyor.
Kitabın sonunda ise Urbino kentinin binaları, kişileri vs.
hikâyeli bir kurgu ile sunuluyor.
Peki, Cem Akaş kente nasıl bakıyor?
Kenti oluşturan en önemli katmanlar
nelerdir? Mimari sizce bunun neresinde? Yazın neresinde?
Hikâyeler neresinde?
Şehirlere katmanlar açısından değil,
boşluklar açısından bakmayı yeğliyorum. İnsanların, şehir içine
sızan doğanın, nesnelerin biçimlendirdiği boşluklar bunlar, ama
aynı zamanda ilişkilerin (sınıf, yasaklar, aidiyetler vs) de bu
boşlukları oluşturmada önemli bir rolü var gibi geliyor bana.
Buralardan yaşam alanları doğuyor ya da olası/geçmiş yaşam
alanları iptal ediliyor. Bir Escher çiziminde kuşları mı,
balıkları mı gördüğünüzle ilgili birşey bu bir anlamda; bir
yapıya baktığınızda karkası mı beğeniyorsunuz, sarmaladığı ve
tanımladığı boşlukları mı? Bir caddeye baktığınızda, trafiğin
nasıl aktığı mı önce dikkatinizi çekiyor, rüzgarın nasıl estiği
mi? Biz bu anlamda hem boşlukların kullanıcısıyız, hem de
başkaları için o boşluğu biçimlendiren elemanlar arasındayız.
Hareketli olmamız, tanımlanmamızı ve düzenlenmemizi
güçleştiriyor, ama şehir yaşamı, tümüyle bu boşlukların
kesintisiz bir süreçte yeniden ve yeniden tanımlanması üstüne
kurulu.
İlişkiler açısından baktığımda, ilk etapta
daha soyutmuş gibi gelen bu faktörlerin aslında son derece somut
sonuçları, izdüşümleri olduğunu görüyorum: İstanbul dediğimiz
boşluk içinde oyulmuş, oraya “ait olanlar” dışında kimsenin
giremediği ya da hemen “dışarlıklı” olarak teşhis edildiği küçük
başka boşluklar hep vardı, “kurtarılmış bölgeler” olarak siyasal
tarihimize geçen mahalleler gibi. Sonra bunlara korumalı siteler
eklendi; Ulus civarında ortaya çıktılar önce yanılmıyorsam,
yüksek gelir grubunun yaşadığı, duvarlar ve kameralarla çevrili,
korunaklı oyuklar. Son dönemdeyse bu oyukların sınıfsal tanımı
biraz daha aşağı çekildi; üst orta ve orta sınıf da kendini
şehir yaşamından yalıtmaya, “city içi site”lere hapsetmeye
başladı. Mimarinin bu oyukları tanımlamadaki rolü elbette çok
büyük. Ama daha mikro bir düzeyde, belediyelerin, düz beton ve
çimen kullanarak açmaya çalıştıkları ve adına park dedikleri
boşluklarda ortaya çıkan ilişkileri görmeye çalışıyorum örneğin.
Yaya davranışının her seferinde nasıl da kestirilemediğini
eğlenerek görüyorum: parkı planlayanlar, çimen alanlarının
arasında dolanan yürüyüş yolları yapıyor, ama en kritik yerlerde
en kısa yolu yapmayı hep atlıyor. Yayalar affetmiyor bunu; kısa
sürede kendi patikalarını açıyorlar. Boşluk tasarımında
çoğulculuk bazen böyle, kendiliğinden ortaya çıkabiliyor.
Hikayelere gelince: gerçek
insanların gerçek hikayeleri aslında bu boşluklarda birikiyor,
yapılar ya da sokaklar biriktirmiyor bunları. Üç boyutlu bir
dünyada ileriye ve geriye, gözümüzün görebildiği noktaya dek
bakabiliyoruz, yakındaki bir nesneyi, onun arkasındakini, daha
arkasındakini ayrıştırabiliyoruz. Zaman boyutunda böyle bir
esnekliğimiz yok ne yazık ki: sabit bir noktanın geçmişine, daha
geçmişine bakamıyoruz. Bir boşluğun zaman içinde neler
yaşadığını ardışık olarak göremiyoruz. Görebilseydik, eminim
boşluk tasarımlarımız çok farklı olurdu.
Yazın ise şehirlerin boşluğuyla dik
açılı bir ilişki kuruyor: bir yandan o boşluğun içine
yerleştiriyor kendini, bir yandansa onu değiştiriyor, olmadığı
gibi gösteriyor, işine geldiği gibi kullanıyor. Şehir de
yazından etkilenebiliyor, ona öykünebiliyor. Burada yazından en
geniş anlamıyla, kurgusal olan ve olmayan anlatı olarak söz
ediyorum, filmleri, televizyon dizilerini, masalları da
katıyorum. “Dallas” adlı büfeleri, “Beyaz Gölge” adlı spor
mağazalarını, “Asmalı Konak” adlı lokantaları koyuyorum elbette;
ama Nişantaşı’nda “Alaattin’in Dükkanı”na bakışımızın Pamuk
romanlarından sonra değişmiş olmasını da koyuyorum.
Terör artık kentin bir katmanı mı?
Yerine ve zamanına göre, terör çeşitli
şehirlerde konakladı. Daha geniş tanımıyla ölümle şehir arasında
hep gergin bir ilişki olageldi; yine de modernitenin, ölümü
yalıtmak ve şehir içinde görünmez kılmak için çalıştığı
söylenebilir. Terör bu anlamda küstah bir tokat oldu elbette;
biz bunu otuz yıl önce yaşadık; yerdeki kan lekelerinin
etrafından dolaşmaya çalıştık. Bugün de New Yorklular, İkiz
Kuleler’den kalan boşluğun etrafından dolaşıyor. Yeni anıt-yapı
yükseldikten sonra bile varlığını sürdürecek o boşluk.
İdeal kent imgesine inanç var mı? Kente
dair yeni imgeler sizce neler?
Eskisinden çok farklı bir tanımlama
kullanabilirsek, hala “ideal “ bir şehir yapısından söz
edebiliriz belki. Eski “ideal kent”lerin statik (çünkü ideal
olana ulaşmış) yapısına gıpta etmek, onu gerçekleştirmek söz
konusu değil artık, herşey değişimle, akımla, “flux”la
tanımlanıyor. Ama şehir için ideal bir “flux” tanımı getirmek
mümkün olabilir. Elektronik eşyayı artık bir “flux” olarak
tanımlıyoruz örneğin; “bilgisayarım”dan söz ederken, 3-5 yılda
bir değişen birşeyden söz ediyorum aslında, sabit bir nesneden
değil. Düzenli olarak yenileneceği gerçeği, o nesneyle kurduğum
ilişkinin tanımına yerleştikten sonra, zamanla bizzat nesnenin
tanımına da yerleşiyor. Mimari açıdan bunun çok ciddi sonuçları
var aslında: yapıları, hiç yok olmayacak gibi tasarlamak başka,
diyelim ki 10 yıl sonra yenilemek/değiştirmek üzere tasarlamak
başka. Bu esnekliği ekonomik kılmayı başaran bir mimari
paradigma, devrimci bir paradigma olacaktır bana göre.
Bunun dışında iki imgeye gönderme
yapıyor çağdaş şehir: bir yanda röntgenci şehir imgesi, öbür
yandaysa (internetin insanları alıştırdığı) erişilebilir şehir.
Şehirde dolaşan bireyler olarak bıraktığımız izler giderek
artıyor. “Lost” dizisinde doğada iz sürmesini bilenlerle iz
bırakmadan dolaşabilenler apayrı bir iktidar konumunda çıkıyor
izleyicinin karşısında; benzer bir durum artık şehirde de
geçerli. Erişilebilirlikse daha çok tüketim kolaylığı olarak
anlaşılıyor; tüketim şablonunda yer almayan istenirler de birer
tüketim maddesi haline getiriliyor böylece (oksijen barlar
örneğin). Oysa şehirlerin sunabileceği erişilebilirlik
olanakları çok daha geniş tanımlanabilir.
Urbino’yu seçmenizdeki sebep nedir?
Urbino’yu seçtiğimi söyleyemem; iradem
dışında sevdim Urbino’yu. Ufacık, daracık, tanımlı bir yer
burası; onu geçmişiyle yüzleşmek zorunda bırakmak, bu tanımı
çıldırtmak hoşuma gitti, çünkü geçmişinin sırtından yaşıyor.
Şehirlerin canlı olduğu fikri bana da hep çekici gelmiştir
nitekim.
Kentler ve zamansal
süreklilikleri/süreksizlikleri konusunda bir görüşünüz var mı?
1500’deki bir olayın bugün ve gelecekle aynı “ufuk”ta
yerleşmesine nasıl bakıyorsunuz?
Tarih de yukarıda sözünü ettiğim
boşluklarda, hikayeler gibi birikiyor bir anlamda. Elbette
yapıların ve anıtların tarihselliği var, ama diyelim ki Bağdat
Caddesi’ni dolduran kalabalığın arasından Osmanlı ordusunun
sefere gitmesi, bir imge olarak beni çok heyecanlandırıyor.
Cortazar’ın buna benzer bir öyküsü vardır. Şehirler, bu
süreklilikleri ve kopuşları yaşama geçirebildikleri ölçüde
zenginleşiyor; İstanbul’sa bu açıdan çok vurdumduymaz.